ARMAĞAN KİTAP YAZILARI

06 Ekim 2007

Prof. Dr. Ali ÖZEK

 

 

İsmail TÜRE

İlim oteritelerinden olan Sayın Prof. Dr. Ali ÖZEK beyefendi Fethiye’de doğmuş, Çatlılar İlkokulunu bitirdikten sonra din eğitimi almak va hafız olmak üzere ailesi tarafından  Antalya’ya gönderilmiş ve daha sonra İzmir’e gelmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun son günlerinde bütün dünyada kendini hissettiren din karşıtı faaliyetlerin gündeme geldiği tarihlerde Komünizm,  Faşizm ve Ateizm gibi doktrinlerin programa alındığı (gizli kuvvetler tarafından) devrelerde gerek İmparatorluk ve gerekse Cumhuriyetimizin sınırları içinde uygulanmaya başlanmış, dinî öğrenim ve eğitimin devlet eliyle yeteri kadar yapılamadığı için ancak ferdî ve mevziî çalışmalarla yürütüldüğü bir vakıa haline gelmiştir.

  1940 lı ve 50 li yılların İzmir’i bugünkü İzmir’in üçte biri kadar  nüfusa sahip  idi . Türkiye’nin üçüncü büyük şehrinde  vakıf  eserler olarak yaptırılan selâtin camilerden Kestanepazarı Camii İslamî İlimler için  merkez olarak seçilmiştir.

Bütün baskılara rağmen ve her türlü mahrumiyet içinde, bu günkü (KESTANEPAZARI KÜLLİYESİNİN ) başlangıcı olan ve cemaat tarafından idame ettirilen kuruluşun tohumları atılmıştır.

Bu kuruluşun manevî bânisi merhum H. H. Salih Tanrıbuyruğu ve tüccarlardan merhum Hacı Raif Celasun ve  H. Nuri Sevil’dir. Öğrenci adaylarının öğretim ve eğitimi, iâşe ve ibâte masraflarını bu zevatın taahhüt ve mesuliyeti ile başlamıştır.

Camii meşrutası olarak kullanılan odalar yatakhane ve camii de dershane olarak kullanılmak suretiyle öğrenim ve eğitime başlanmıştır. İâşe ve müteferrik masraflar lokantalar vasıtasıyla gerçekleştirilmiş ve masrafları cemaat tarafından karşılanmıştır.

Ders programları cemaate vaaz şeklinde uygulanarak yürütülmüştür. Meşruta odalarında kalan öğrencilerin ilkleri başta Ali Özek, Şaban Düz, Ahmed Naim Atasever, Ali Eryiğit, Necmeddin Özdemiroğlu, İsmail Türe, İshak Türe olmak üzere yatılı öğrencilerdi. Hıfza çalışan öğrenciler ise gündüz programlarına göre derslere gelirlerdi.

Arapça gramer, tefsir, hadis ve dinî bilgilere merhum  H. H. Salih Tanrıbuyruğu hocamız, hıfız programlarına da H. H. Mehmet Keçeci, M. Fevzi Kaşlı, Selim Çetin. Şaban Düz, Vehbi Çuhacı hocalarımız zaman zaman münâvebe suretiyle dahil olurlardı. Ali Özek aynı zamanda kalfa öğretici olarak da vazife alırdı. Arapça konuşmaya meraklı vatandaşlarımızdan Kemeraltı’nda oyuncak satışı ile iştigal eden Merhum H. Emin İnsel’e özel Arapça dersleri verirdi.

Kendisine has özel yaşantısı olan Ali Özek, daima ilimde terakkî peşinde idi ve her fırsatta ders programları dışında tetebbu meraklısı idi. Öğreniminin devamı sırasında araştırmalara da merak sarar, muhtelif din adamlarının eserlerini okur ve takip ederdi.

İlim sahibi insanların topluma faydalı olabilmesi için muhakkak (Titr) sahibi olmasının gereğine inanır ve bunun için elinden gelen gayreti sarf eder programlı çalışırdı. Nitekim lise imtihanlarına çalışarak dışardan imtihan vererek lise diploması alarak askerliğini de yedek subay olarak yapmıştır.

Türkiye’de aldığı İslamî bilgilere ilave olarak İslam âleminin dinî görüş ve uygulamalarını yakından görmek hem Arapça konuşma ve Arapça ıstılahları yetkili ağızlardan almak üzere Mısır’a gitmiş. Kahire’deki Ezher Üniversitesine kaydolmuş ve Üniversiteyi tamamlayarak yurda dönmüştür. İlahiyat Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalışmış ve pek çok öğrencinin yetişmesine vesile olmuştur. İlmî eserlerin hazırlanmasındaki heyetlerle birlikte neşir yoluyla da hizmetlerde bulunmuştur.

Prof. Dr. Unvanını da alan Ali Özek İslamî İlimler Araştırma Vakfını kurmuş, emekli olduktan sonra  da vafın başkanlığını yapmaya devam etmiştir.  Emekli olan Ali Özek halen Türk Cumhuriyetlerinde vazife almış, orada bir Üniversite kurmuştur. Hocamıza sıhhat, afiyet içinde nice hizmetler vermesini dilerim.  Saygılarımla…

 

 

 

Mehmet ÖZTAPACI

Muhterem Hocamıza!

Sene 1945-46 Dünyayı kasıp kavuran 2. Dünya Harbi bitmiş, insanlık yaralarını yavaş yavaş sarmaya başlamış, bizler de ilk okulu yeni bitirmiş, yıkılan  maddî ve manevî değerler karşısında zamanın âdeta üniversite hayatının ilk tohumları olacak olan Kestanepazarı Camii’nde derslere başlamıştık. Bizler  o zaman küçükler olarak büyüklerimizin azimli ve özverili çalışmalarını zevkle izliyorduk.

Kestanepazarı, temelini atan yardımsever ve ilim aşığı insanlarımızın ve hocalarımızın desteği ile ve Anadolu’nun her tarafından gelen talebelerle zenginleşiyordu. Bilhassa Fethiye’den Ali Özek, Gediz’den A. Naim Atasever ve diğerleri için rahmetli Hacı, Hafız Salih Tanrıbuyruğu hocamızın özel olarak muhtelif mescit, Camii ve evlerde başlattığı Tefsir, Hadis ve diğer konular başlı başına bir ziyafet arz ediyordu. Cenâb-ı Hak cümlesinden razı olsun.

Ali Özek hocamız bu meyanda İslâm Âlemi’nin medarı iftiharı olan Ezher’de görüyoruz. Oradaki esaslı tahsil hayatından sonra Türkiye’ye avdet etmiş fakat diploma problemi çıkınca, büyük bir azim ve çalışmayla fark derslerini vererek diplomasını tasdik ettirmiştir.

Bu sıralar bizlerde bazı arkadaşlarla gerek Mısır hatıralarını sohbetlerinde dinleyerek istifade ediyor, zaman zaman da verdiği Arapça ve İngilizce müzakerelerinden istifade ediyorduk. Fakat bu güzel ve verimli günler hocamızın İstanbul’a gitmesiyle maalesef kesildi. Fakat kendisi için bu büyük bir sıçramaya vesile oldu. İstanbul’da muhtelif  branşlardaki kuruluş ve vakıf çalışmalarından sonra , Kazakistan’da da  bir Üniversite kuruluşuna da   şahit oluyoruz.

Bundan sonraki hayatında da başarılı çalışmalarda bulunmasını temenni ediyor, daha nice başarılı ve faydalı çalışmalara imza atmasını diliyor, sağlıklı uzun yıllar hizmet etmesini Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

Hürmetlerimle

 

 

 

Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez’in Ali Özek ile ilgili hatıraları

 

            Ali Özek hocamız kendine özgü tarzı ile yakın çevresinde hoş hatıralar bırakmış, sevgi, saygı ve takdir toplamış bir aksiyon adamıdır. Onun hayranlık uyandıran sabrı, olgunluğu ve enerjisi bana her şeyden önce “istişareyi ve karar verince de Allah’a dayanıp güvenmeyi” emreden âyet-i kerîmeyi (Âl-i İmrân 3/159) hatırlatır. İstişarelerini yaptıktan sonra ulaştığı kanaatin gereklerini yerine getirme yolunda kararlılıkla yürüyen örnek bir şahsiyettir. Allah bilir ya, inancındaki samimiyet ve amelindeki hüsnüniyeti sebebiyle de, olmayacak, yürümeyecek gibi görünen işleri bile bir şekilde düzelir, yoluna giriverir.

 

Samimi tavrı karşısında herkesin ona olumlu cevap verme ihtiyacını hissettiğinin bir çok örneğini görmüşüzdür. Şahsen ben de bu tecrübeyi yaşamıştım, pek ilgilisi olmadığım bir konuda yardımcı olmamı istemişti, o konuyla ilgileniyordum. Asıl anlatmak istediğim hatıra bu vesileyle muttali olduğum bir olay: Hoca vakıf başkanıydı. Vakıftaki odasına gittim. Biz görüşürken vakıf muhasebe müdürü geldi, “Hocam, falanca firmadan aldığımız fotokopi makinesinin kalan borcu için arayıp duruyorlar, siz bir ilgilenseniz?” dedi. Hoca “Peki, sahibini bana bağlayın” dedi. Bağladılar. Hoca hal hatır ve piyasa şartlarını sorduktan sonra dedi ki: “Akif Bey’ciğim, bizim size borcumuz varmış, ne kadar kaldı?” Aldığı cevabı tekrarladığı için duyduk: “Ha beş yüzbin lira öyle mi?” Karşı taraf tasdik etti. Hoca konuşmayı şöyle sürdürdü: “Peki onu ödeyelim. Haa, Akif Bey’ciğim, telefonu açmışken size bir şey sorayım: Siz bu sene bize ne kadar yardım ayırdınız?” Karşı taraf belli ki piyasadaki ve kendi işlerindeki sıkıntılardan söz ediyor. Hoca sözü uzatmadı, dedi ki “Anlaşılan bu sene biraz dardasınız, ben bir buçuk milyon planlamıştım ama madem durum böyle, bir milyon yetiversin.” Diğer taraf önüne konan bu beklenmedik hesabın şokundan mı yoksa yapılan yüksek indirimin sevincinden mi bilemem fazla direnemedi. Bu kısımda fazla şaşılacak bir şey yok belki. Ama beni asıl etkileyen son sahneydi. Hoca muacceliyet kesbetmiş bir alacağın sahibi edasıyla ve keskin bir tavırla işi neticeye bağladı: “Akif Bey’ciğim, madem mutabıkız, bizim borcumuz olan beşyüz bin lirayı kesin, kalan beşyüz bin lirayı geciktirmeden bize ulaştırıverin!” Tazyik altında bir borçlu konumundaki vakıf, birkaç dakikalık görüşme neticesinde alacaklısını borçlu konumuna getirivermişti. Artık vakıf muhasebe müdürü rahatlamıştı; şimdi düşünme sırası onu sıkıştıran firmanın patronuna gelmişti.

Ali Özek hocamıza Yüce Mevlâ’dan sağlık ve huzur dolu bir ömür diliyorum.

 

 

          Prof. Dr. Mehmet YAZICI

1.      Tanışma

Prof. Dr. Ali ÖZEK ile Prof. Dr. Mehmet YAZICI, yirmi yıl önce 1987 yıllarında İSAV Genel Sekreteri  o zamanki unvanı ile Doç. Dr. Abdülaziz BAYINDIR aracılığı ile İstanbul Fatih’te İslami İlimler Araştırma Vakfı (İSAV) merkez binasında tanışmıştır.

Bu tanışma, Prof. Dr. Ali ÖZEK ‘in İSAV’ın kurucusu ve başkanı, Prof. Dr. Mehmet YAZICI’nın da M. Ü. İİBF. Muhasebe Öğretim Üyesi olarak “İslam’da İbadet Vakitleri” üzerine bir araştırmaya girmiş olması nedeniyle gerçekleşmiştir. Bu tanışıklık yirmi yıldan beri, İslamî bilimler konusunda danışma arkadaşlığı, Ramazan aylarında iftar, çeşitli ziyafetlerde yemek sonrası sohbet birlikteliği, toplu bilimsel çalışma, ulusal ve uluslararası bilimsel toplantı katılımcılığı olarak sürüp gitmektedir.

Bu ikisi de yaklaşık aynı yaşlardadır. Ancak yönetim ve İslamî bilimlerdeki yetki üstünlüğü nedeni ile Prof. Dr. Ali ÖZEK’i, Prof. Dr. Mehmet YAZICI hocası olarak tanır. Ondan birçok şey öğrendiğini söyler.

 

2.      Yemek Sonrası Bilimsel Söyleşiler

Prof. Dr. Ali ÖZEK, İSAV’ın kurucusu ve başkanı olarak, İSAV’ın merkez binasının üst katındaki salonda, belirlediği yaklaşık otuz kişilik kümeler için Ramazan Aylarında ayrı- ayrı iftarlar düzenler. Bunlar dışında aynı yerde gerekli ve uygun gördüğü zamanlarda, yine belirlediği yaklaşık otuz kişilik kümeler için ayrı-ayrı yemek ziyafetleri düzenler. Bu iftar ve ziyafetlerde, o salonda bulunan kişilerin oturabileceği uzun bir yemek masasının başındaki sandalyeye kendisi oturur. Çağrılı kişiler istedikleri sandalyelere oturur. Sunulan leziz yemekler, bir arada zevkle ve afiyetle yenilir. Kulluk görevler, toplu ve kişisel olarak yerine getirilir. Yemek ve kulluk görevler sonrası salonun çepeçevresindeki yer minderlerine herkes oturur. Çay ikramından sonra bilimsel söyleşi başlar.

Prof. Dr. Ali ÖZEK, bir konu belirler. Bu konuyu tanımlar ve sunarlar. Çoğunlukla bu toplantılara kendisi başkanlık yapmaz; başkanlık için oradakilerden uygun gördüğü birisini önerir ve o kişi bu toplantıya başkan olur, toplantıyı yönetir. Ancak, Prof. Dr. Ali ÖZEK baştan sona kadar toplantıyı özenle izlediği için ağırlığını koymuş olur. Kim, başkan olursa olsun fark etmez görüşmeler istenen düzeyde yürütülür. Bu bilimsel söyleşilerde, orada bulunan herkes düşüncelerini ve görüşlerini özgürce söyler; aykırı görüşlere tepki gösterilmez; bu Prof. Dr. Ali ÖZEK’in bulunduğu söyleşilerin yolu ve yordamıdır.

Bu toplantılarda tartışma olur, çoğu televizyon toplantılarında siyasî, iktisadî ve dahası akademik toplantılarda görülen bağrışma ve çağrışmalara yer yoktur. Bu bilimsel toplantılara katılan herkes, kendine düşen katkıyı sağlar payına düşeni alır.

Bu toplantılarda konu ve izlence, önceden tasarlanmış değildir; başka bir deyişle bu konuda katılımcılar önceden bilgilendirilmiş değildir. Ancak söyleşinin yönetilmesindeki özen katılan herkese doyum sağlar. Bu tür bilimsel toplantıların eşine ve benzerine üniversitelerde bile çok az rastlanır. Prof. Dr. Ali ÖZEK işte böyle bilimsel söyleşiler düzenler ve yönetir.

 

3.      Toplu Bilimsel Çalışmalar

Prof. Dr. Ali ÖZEK, İSAV’ın kurucusu ve başkanı olarak toplu bilimsel çalışmalar düzenler; daha önce belirlenmiş izlenceye göre bunları yönetir, ya da yönetenlere yardımcı olur; yol gösterir. Bu tür bilimsel çalışmalarda ileriye bir sav sürer, savını özgürce kanıtlarıyla savunur Bu sava karşı olanlar da düşünce ve görüşlerini özgürce söyler; bilimsel tartışma olur.

Prof. Dr. Ali ÖZEK toplantılarda bulunduğu sürece, toplantıya başkan olsa da, olmasa da tartışmalar düzenli olur; bağrışma, çağrışma olmaz. Prof Dr. Ali ÖZEK, aykırı görüşleri hoş görür; dahası tartışmalar için gerekli görür. Karşıt görüşler ortaya sürülmeli ki, sav kanıtlanabilsin anlamında sözler söyler. Gerçeğin bulunması bilim üretilmesi için aykırı, karşıt dahası çelişkili görüşlerin tartışmalarda ileri sürülmesinde sakınca görmez. Bunları hoş görür.

 

4.      Ulusal ve Uluslararası Bilimsel Toplantılar

Prof. Dr. Ali ÖZEK, İSAV’ın kurucusu ve başkanı olarak, ulusal ve uluslararası toplu bilimsel çalışmalar adını verdiği, toplantılar düzenler. Bunun için yetenekli kişiler belirler ve görevlendirir; izlenceler yapar, toplantının sunucusunu, oturum başkalarını, bildiri konularını, bildiri sunucularını, toplantı dinleyicilerini özenle seçer; hazırlıklarını gözden geçirir ve denetler. Bu tartışmalı bilimsel toplantılar benzerlerinden çok daha iyi, ciddi ve nitelikli olur. Bu toplantılarda, başından, sonuna kadar, kendisi de bulunur; dinler, sonunda görüşlerini bildirir.

Prof. Dr. Ali ÖZEK, nadiren de olsa, bu toplantıların kiminde bulunamayabilir; o zaman da o’nun olmadığı fark edilir. Bu toplantıların niteliklerine, dinleyici olarak çağırılan, kimi zaman tartışmalara katılan Prof. Dr. Mehmet YAZICI da tanıktır.  

 

5.      Öğreticiliği

Prof. Dr. Ali ÖZEK’in  akranı olan Prof. Dr. Mehmet YAZICI, O’nun doğrudan öğrencisi olmamıştır. Ancak konuşma, anlatım üslubu ve hoşgörü ile dinlemesinden ayrıca eski öğrencilerinin tanıklığından iyi bir öğretici olduğu anlaşılır.

Prof. Dr. Ali ÖZEK’ten Prof. Dr. Mehmet YAZICI çok şey öğrenmiştir; kendisini O’nun öğrencisi sayar ve O’na saygı duyar. Burada O’ndan öğrendiklerinden yalnız bir ikisine değinmekle yetinmiştir. Şöyle ki:

Prof. Dr. Ali ÖZEK, özel görüşmelerde, bilimsel söyleşilerde, toplu bilimsel çalışmalarda, bilimsel toplantılarda vurguyla şu iki bilimsel gerçeği yineler:

a)      İlim ferdidir.

b)      Dinleri din adamları bozmuştur.

6.      İlim Ferdidir

Prof. Dr. Ali ÖZEK, İlim ferdîdir der; ilmin tanımını Arapça şöyle yapar: “Ta’rifi ilim: Husuli-i sûreti şey’in fiz zihn.” Bu yaklaşık olarak Türkçe’ye şöyle çevrilebilir: Bilim nesnenin bellekte biçimlenip oluşmasıdır. Bu, bilimin tanımından öte, bilim üretmenin tanımıdır, denebilir. Kuşkusuz, bilim üretme bireyseldir ve kişiseldir. Çünkü aynı yer ve zamanda da olsa, bir şey ya da nesne birden çok bellekte olduğu gibi biçimlenip oluşamaz; her bellekte ayrı ayrı oluşabilir.

Prof. Dr. Ali ÖZEK, bu gerçeği her uygun durumda söyler, yineler; bilim yapmak ya da bilim üretmek isteyenlerin belleğine yerleştirmek için çaba gösterir.

Prof. Dr. Ali ÖZEK, bilimsel söyleşiler, toplu bilimsel çalışmalar, bilimsel toplantılar düzenler; bunlara çok önem verir. Ancak bu toplantılar belirli bilimsel konuların görüşülmesi, katılan herkesin görüş bildirmesi, bilimsel katkıda bulunması ve bilimsel alış-verişten payını alması içindir; bilim üretmek için değildir. Toplu bilim üretilmez; bilim üretmek bireyseldir.

Akademik kariyerin en önemli unvanı doktora, yani uzmanlık onun en önemli belgesi, üretilmiş, yeni bir bilime dayanması ve özgün olması gerekli olan doktora tezidir. Her doktora tezinin yeni ve bireysel bir bilimsel üretime dayanması ön koşuldur. Ortaklaşa doktora tezi olmaz. Doktora yöneticisi adaya, akademik kurallar içinde yol ve yordam öğretir. Tezin bireysel ve özgün olmasına özen gösterir.

Ortaklaşa ders kitabı olur. Çünkü bu bilim üretme değildir. Ders izlencesine uygun olarak belirli kurallar içinde konular bölüşülür herkes payına düşen konuları, belirlenen ölçüler içinde yazar ya da kimi kitabın kuramsal konularını yazar, kimi de uygulamaları yapar ve yazar.

Prof. Dr. Ali ÖZEK, in ilim ferdidir. Başka bir deyişle ilim üretmek bireyseldir ilkesinin doğruluğu tecrübe ile de sabittir. Muhasebeci Prof. Dr. Mehmet YAZICI ile ilahiyatçı Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR, Kur’an’a Göre İnsan Muhasebesi adlı bir kitabı birlikte yazmayı tasarlarlar ve yazmaya koyulurlar. Uzun çalışma ve tartışmalardan sonra, ikisi de bunun olamayacağına karar verir. Kitabı Prof. Dr. Mehmet YAZICI yazar. Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR da bu kitaba sunuş yazısı yazar ve kitabı biraz da aşırı över. Burada ortak olunmayan bir kitabın öğülmesi çelişki gibi görülür. Ancak hiçbir çelişki yoktur. Çünkü bilim üretmek bireysel ve kişiseldir.

Bu açıklamalara dayanarak Prof. Dr. Ali ÖZEK’in hep yinelediği ilim ferdidir, başka bir anlatımla bilim üretmek bireyseldir, kişiseldir deyişi ve ilkesi, savı örnekleriyle ve esemeli yoldan kanıtlanmış oluyor.

7.      Dinleri Din Adamları Bozmuştur

Prof. Dr. Ali ÖZEK, vahye dayalı dinleri, o dinlere mensup din adamlarının bozduğunu söyler; bunu, yeri geldikçe yineler.

Prof. Dr. Ali ÖZEK, Museviliği hahamlar, Hıristiyanlığı papazlar tahrif etmiştir, bozmuştur der; bu savını, Kur’an-ı Kerim’in Bakara Sûresi 75. Nisâ Sûresi, 46, Mâide Sûresi, 13 ve 41. gibi âyetlerini kanıt gösterir. 

Bu âyetlerden ilki şöyledir: “Size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir takımı Allah’ın sözünü işitiyor, ona akılları yattıktan sonra, bile bile onu tahrif ediyorlardı. (Bakara Sûresi 75)

Prof. Dr. Ali ÖZEK, bu savını daha ileriye götürür “Museviliği hahamlar, Hıristiyanlığı papazlar tahrif etmiştir; bu iki malumdan bir meçhulü çözmek kaidesine uyarak Müslümanlığı da zaman içinde İslam din adamları yani hocalar tahrif etmiştir. Böylece İslam’la ilgisi olmayan bir çok mezhepler, tarikatlar ortaya çıkmıştır” der; bu savıyla doğruyu, gerçeği söyler ve kanıtlar. 

Kur’an Allah’ın sözüdür; levh-i mahfuzda saklı kutsal kitaptır; kendisine özgü Arapçadır; koruyucusu Allah’tır; kutsal kitapların sonuncusudur; tüm âyetleri geçerlidir, evrensel ve yaşayan kitaptır; İslam Dininin temeli ve ilk kaynağıdır; bu kitap, Allah’ın nebisi ve elçisi Hz. Muhammed’in tüm insanlara tebliğidir, gök kubbe altında böyle bir kitap yoktur. Kur’an-ı Kerim böyle bilinirken, Hz. Muhammed’in Kur’an’dan başka kendisinden yazılacak sözleri yasakladığı tarihsel bir gerçekken; O’nun vefatından 50 ila 00 yıl sonra; O’nun sözleri olarak hadisler derlenmiş bunlara dayalı olarak mezhepler ve tarikatlar oluşturulmuştur.

Bir takım başka dinlerden ve özellikle Hıristiyanlık ve daha gerilere giderek Musevilikten İslam’a dönmüş, İslam din adamları, hocalar, bilim üretmek için Kur’an’da keramet arayacak yerde, tahrif edilmiş dinleri örnek alarak İslam’ı zorlaştırdıklarını söylemek, bilimsel bir gerçeği ortaya koymaktır.

Öyle ya, Musevilikte, Allah’ın Hz. Musa’ya Tûr-i Sina’da yazılı olarak verdiği kutsal levhalardan ve sonradan bulunan kimi tabletlerden yazılan TEVRAT’ın yanında; Allah’ın Hz. Musa’ya yine Tûr-i Sina’da sözlü olarak söylediklerinden oluşturulduğu söylenen sözel Mişna da TALMUD’un bir bölümüdür.

Bundan örnek alınarak, Allah’ın sözü yazılı         KUR’AN’ın yanında Hz. Muhammed’in söylediği rivayet edilen sözler de HADİS olarak derlenmiştir.

Hem de Hz. Muhammed’in Kur’an’dan başka kendisinden bir söz yazılmasını yasakladığı apaçık biline biline; hem de Hz. Muhammed’in vefatından 50 ilâ 100 yıl sonra, bu hadis derlemesi yapılmıştır.

Hz. Muhammed, bunları nerede, ne zaman, niçin, kime söylemiş, kim not etmiş, yazmış bunlar üzerinde İslam alimleri ve özellikle hadisçiler çok dikkatli çalışmalar yaparak, hadislerin sahih olanları ile zayıf ve uydurma olanlarını tesbit etmişlerdir. Burada tabiatiyle farklı tesbitler ortaya çıkmıştır.

İslâm âlimleri Kur’an’ı ve hadisi esas alarak yaptıkları çalışmalarda farklı içtihatlar ve farlı mezhepler ortaya koymuşlar özellikle de örfleri dinin aslı ile karıştıran bazı âlimler İslâm’ın özünden uzaklaşmışlardır. Bugün uygulanan Müslümanlıkta örfler ve bit’atler ön plana çıkmıştır. Böylece tevhit dini olan İslâm, tevhit anlayışından uzaklaşmıştır.

Prof. Dr. Ali ÖZEK, bu gerçeği: “Museviliği hamamlar Hıristiyanlığı papazlar bozmuştur. Müslümanlığı ise bazı hocalar ve şeyhler hurafe ve bit’atlerle karıştırmışlardır.” diye, özetler; doğruyu ve gerçeği söyler. Allah ondan razı olsun.

 

8.      Hayırseverlik Etkinlikleri

Prof. Dr. Ali ÖZEK, bilimsel söyleşiler, toplu bilisel çalışmalar, ulusal ve uluslararası bilimsel toplantılar, düzenli lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde hocalık yapar; bilim üretimi üzerine güzel sözler söyler; İslam dininin bozulması üzerine endişelerini ve gerçeği söyler. Bunlardan birkaçına yukarda değinildi.

Prof. Dr. Ali ÖZEK’in bütün bunların yanında birçok hayırseverlik etkinlikleri vardır; bunlardan pek söz etmez. Yurt içinde, yurtdışında ve özellikle Kazakistan ve Kıbrıs’la ilgili kişi ve kurumları ikna ederek vakıflar, öğretim kurumları kurduğu, kurslar düzenlediği, vakıf binaları, camiiler, hayır tesisleri, öğretim kurumu binaları yaptırdığı, ya da bunların kurulmasına ve yapılmasına aracı olduğu, başkalarının anlatmasıyla bilinir.

Prof. Dr. Ali ÖZEK’e arkadaşı ve saymaca öğrencisi Prof. Dr. Mehmet YAZICI, uzun ve sağlıklı ömürler ve başarılar diler.

 

 

Muzaffer Özcanoğlu

 

KIRIK ANILARIM

 

Sene 1950, aylardan Şubat, Mısır’da tanıdık birinin yardımı ile Kahire’deki al-Ezher Üniversitesine gittim. Arapça’yı bilmediğim için hazırlık sınıfına girdim. Bir iki ay sonra okul tatil oldu. Tatilimi Kahire’de bir öğrenci yurdunda geçirdim. Mısır’ın havası gündüzleri çok sıcaktı. Halk sabırsızlıkla

akşam serinliğini beklerdi. Ben de “serinlemek için yazlık sinemaya gideyim, akşam yemeğini de bir aperatifle geçiştireyim, hem de serinlemiş olurum” dedim.

Sinemaya gitmek üzere yurdun ana kapısına indim. Türkçe konuşan kalabalık bir öğrenci grubu ile karşılaştım. Yanlarına yanaştım. İçlerinden uzun boylu, mütenasip endamlı, zarif ve konuşması ile ilgi toplayan birini gördüm. Yanına vardım. Kendisi ile tanıştım. İsminin Ali, soyadının Özek olduğunu söyledi. Tanışma faslından sonra kendisine bir teklifte bulundum. ‘Şu an çok sıcak, hem serinleriz hem de akşam yemeğinde sandviç yer ve kola içeriz. Yazlık sinemanın içi çok serin olur, üstelik iki filmi de seyretmiş oluruz.’ dedim. Teklifimi kabul etti.

Ali Bey ile tanışmamız öğrenciliğimizin ilk yılı olan 1950’nin sonbaharında böyle olmuştu.

Ali Özek’in  kimliğini öğrenmek yapıtları ile kolaydır. Mekke ve Medine’de (Harameyn’de), Müslümanların hergün fasılasız okuduğu Kur’anı Kerim tercemesi, bu yapıtlardan biridir.

 Ali Özek Hoca, Ezher Üniversitesinden yurduna dönüp, memleketine, milletine, islamiyete hizmet eden değerli arkadaşlarımızdan üstün, parlak yıldızlardandır.

Ali Bey, ulema ve fukaha meclislerinde bulunmayı pek sever. Fazilet sahibi, dürüst bir siyasi kişiden hoşlanır ve yeğler. Bu olacaktır ki Kahire’de talebeliği esnasında arkadaşlar ona Feylesof Ali derlerdi.

Özek Beyin, en ilgi çekici tarafı ilim adamları ile fikir teatisinde bulunmayı sever diğer taraftan da devlet adamları katında büyük itibar görür.

Hoca İslamın doğru anlaşılması ve yaşanması uğruna kendini vakfetmiş bir ilim adamıdır. İslam akidesinin temelinden inhirafa uğramaması için gayret ve çaba gösterir. Köklü yayıncılık alanında bir boşluğun doldurulacağına inanır. İslamiyetin temel niteliklerinin yanında; insani ilişkileri, eylemleri, çok yönlü değişim ve yenilemeleri ustaca sergiler. Aynı zamanda dini bütün, insani ilişki ve davranışlarda üstün meziyete sahip bir arkadaşımızdır.

Senesini hatırlayamadığım bir Cumhuriyet Bayramına iştirak ettik. Elçilik binasına gruplar halinde gittik. Kapıda uzun entarili (Cellabiyeli) simsiyah bir Arap, elinde rengarenk içki bardakları olan bir tepsi ile etrafta dolaşıyordu. İçeriye giren herkese bir bardak sunuyordu. Biz de birer bardak aldık ve içtik. Fakat içimizden bazıları şampanyayı farkedemedi.

Binanın salonunda bulunan büyük bir masa üzerinde çeşit çeşit yiyecek bulunuyordu. Biz de elimize birer tabak aldık. Masaya yanaştık. Çeşitli yemekleri tabaklarımıza koymuştuk ki iki kişinin tartıştığını gördük; bunlardan biri arkadaşımız Ali Özek, diğeri de büyükelçi Fuat Tuğay idi. Ali Özek’in sesi fazla duyulmuyordu. Fakat elçinin sesi duyuluyordu.. ‘Ne işiniz var burada! Asker kaçakları, sizi Türkiye’ye göndereceğim.’ Dediğini işittik. Ali Özek ise  Ezher’de okuyan öğrencilerin öğrencilik haklarını savunuyor, Büyük Elçiye gerçekleri anlatmağa çalışıyordu. Büyük Elçinin bu pervasız ve haksız davranışına  daha fazla dayanamayan Ali Özek “ayın üyük Elçi Bu gün bayran biz buaray bayramı kutlaya geldik.Biz Türk vatandaşıyız . Senin bize hakaret etmeğe hakkın yok….” Dedi. Müştesar devreye girerek Elçiyi oradan uzaklaştırdı ve Ali Özekten Özür diledi.

 

Ben şahsen burada Özek hocanın öğrencilik yıllarındaki medeni cesaretine hayran olduğumu söylemek isterim. Çünkü içimizden hiçbiri elçi ile çatışma cesaretini gösterecek yaradılışda değildi.

 

 

Acayip bir tesadüf: öğrencileri kovmak isteyen büyükelçiyi, Cemal Abdunnasır, iki devlet arasında çıkan bir kıriz sebebiyle Mısır topraklarını yirmidört saatte terk etmek zorunda bıraktı. Öğrencilerin çoğu tahsilini ikmal edip Türkiye’ye döndüler. Bunlardan Ali Özek tahsilini bitirerek Türkiye’ye dönenlerdendir.

Ben Türkiye’ye döndükten sonra Atatürk Lisesini okudum. Ali Özek Bey ile İstanbul’da buluştuk. Ali Bey Yüksek İslam Enstitüsünde D Cetveli kadrosu ile ders verirken, ben de Yeşilköy’de THY’nda çalışıyordum. İkimiz İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde okuduk. Yüksek Lisans ve Doktorayı da aynı bölümde yaptık.

Birgün derste Prof. Dr. Tahsin Yazıcı, Baki’den Farsça bir beytin açıklamasını yapıyordu. Şiirde bir değirmen faresinin, değirmendeki şaşkın durumundan açıklama yaparken öğrenciler neden ev faresi değil de tarla faresidir dediler. Öğrenciler hocanın verdiği cevaptan tatmin olmadılar. Hemen arkada oturan Ali Özek lafa karıştı. Usta üslubu ile ‘Ev faresi evlerde yaşar. Tarla faresi ise tarlalarda, değirmenlerde, evlerden uzak yaşar. Tarla faresi değirmene sızar. Değirmenin öğüttüğü undan beslenir. Arada da gözlerine un serpilir. İleriyi göremez. Şaşkın şaşkın sağa sola çarpar. Evdeki fareler ise böyle bir durum yaşamazlar”dedi.’  

Ali Bey ile Mısır’da başlayan arkadaşlık Türkiye’de de devam etmiş ve hala devam etmektedir. Yine birgün Edebiyat Fakültesinden çıkmıştık. Beyazıt kıraathanelerinden birinde oturup istirahat etmemizi istedim. Fakat zarif bir üslupla oturamayacağını söyledi. Nedenini sordum. Daha önceleri oturuyorduk da şimdi neden oturmak istemedin dedim. Cevabı çok enterasan ve makul idi. ‘Prof. Ahmet Ateş’i oyun oynayan öğrencileri arasında görsen nasıl bakardın?’ dedi. ‘Hocaya karşı saygımı yitirirdim.’ dedim. ‘İşte burada benim de öğrencilerim var.’ dedi. Özür diledim. Bu söz bana tesir etti. Ben de öğretim görevlisi olduğum sürece kahveye gitmedim.

 

 

Tahsin ATAK

O yıllar nasıl yıllardı, mevsimler nasıl mevsimlerdi bilemiyorum. Aradan yarım asra yakın bir zaman dilimi geçmesine rağmen şifresini hâlâ çözemediğim iman, ihlas, aşk, vecd, sevda ve heyecan dolu, saf ve sade, tertemiz yüreklerin yarış pistinin tam ortasındaydık sanki. Her bir arkadaşımız Anadolu’nun en ücra köşelerinden, kırlardan, bayırlardan toplanmış kır çiçeklerinin tomurcuklarını andırıyordu. Saf ve temiz çehrelerle adeta buğday başaklarında yan yana dizilmiş taneler gibiydik.

Güneşin her sabah Rumeli Hisarının Çamlıca tepesine bakan burçlarının üzerinden Boğazın sularını yeşille mavinin renk cümbüşüne döndürdükten sonra, Galata Köprüsünün o sabah da yeniden hareketlenen ve her saniye değişen fotoğraf karelerinden süzülüp, Haliçin sularına Boğazın serinliğini taşıyan, Altınboynuzun durgun sularında sakinleşip Fener Patrikhanesinin Bizans kartalı kanatlarını oluşturan çatı kiremitlerinden farklı bir renk boyutuyla ayrılır ayrılmaz yatakhanemizin güneydoğu camlarını aydınlattığı günlerdi.

Duygu ve düşüncelerimizin, istikbâlimizin vatan ve millet sevgimizin, ülkemizin en ücra köşelerinde hizmet yapmak için her defasında farklı heyecanla çarpan yüreklerimizin nakışları ilmik ilmik işlenip dokunduğu günlerdi. Genç Türkiye’nin ilk imam-hatip okullarından birindeydik.

O günlerde temeli İlim-Yayma Cemiyetinin kurucuları tarafından atılan çimento ve çakıl taşları arasında: “Ben Vefa semtinde çalışan bir inşaat işçisiyim. Dünkü yevmiyem olan iki buçuk lira kazancımı eşim ve iki çocuğumla bir gün aç kalmayı kararlaştırıp size gönderiyoruz. Bunu imam-hatip okulunun temelinde kullanın” diyen umut ve hasret yüklü yüreklerin dualarına küçücük avuçlarımızla yalvarıp yakardığımız niyazlarımız karışıyordu.

Hacı Raşit amcamız vardı. Gecenin ikinci yarısında dolaşır dururdu yatakhane koridorlarında. Kısacık boyu, siyah sakalı ve sürekli gülen yüzüyle herkesin sevgisini kazanmıştı. “Ne yapıyorsun?” derdik ona, “Ne yapıyorsun gecenin bu saatlerinde?” O çok ağır, adeta sessiz konuşurdu. “Siz köylerden geldiniz. Karyolalardan düşmeyin, size bir şey olmasın diye dolaşıyorum. Bazı arkadaşlarınızın yorganı düşüyor, üstü açılıyor, onları örtüyorum. Siz üşümeyin. Siz hastalanmayın der” devam edip giderdi.

O günler ne günlerdi. Mevsimler ne mevsimlerdi. Kışın en soğuk günlerinde bile kendimizi annelerimizin sımsıcak kucaklarında hissederdik. Bizden ne beklerlerdi. Bizde ne bulur, ne görürlerdi. Hâlâ çözemediğim için üzgünüm. İlim-Yayma Cemiyetinin kurucu üyeleri ve o günlerin fedakâr insanları kendi evlatlarından fazla üzerimize titrerlerdi. Bunu hissederek karnımız doyar, bu düşüncelerle de acıkırdık. Sultan Hamam’dan getirilen terziler hususi olarak ölçülerimizi alır, provalar yaptıktan sonra dikilen elbiselerimiz Şubat tatiline gideceğimiz günlerden birkaç gün önce yanında ayakkabı, gömlek, kravat ve çamaşırlar dolu bir paketle elimize tutuşturulurdu. Onların ruhları şâd olsun. Hayatta olanlara da Rabbim hayırlı ömürler nasib etsin.

O günlerde yaşadığımız sevinç ve mutluluk içerisinde akıl edip yapamadığımız, ya da eksik kalan dualarımızı şimdi yapabiliyor olmanın gururunu yaşıyoruz. Rastladığımız her arkadaşımızın dudaklarından aynı dualar dökülüyor: “Allah (cc) onlardan râzı olsun, kabirleri nur, makamları cennet, Allah Resulü Muhammed Mustafa (sav) komşuları olsun.”

1960’lı yılların başlangıcıydı. Hocalarımızın her biri diğeriyle mukayese edilemeyecek farklı donanım, bilgi, kabiliyet, karakter ve ahlâkî seciye sahibi kişilerdi. Onların İstanbul İmam Hatip Okulu’nun ilim, irfan ve ahlâkî olgunluğa ulaşması için yaptıkları katkıyı şu elimdeki kalemle ve sahip olduğum sınırlı düşüncelerimle yazıp anlatabilme kabiliyetine sahip değilim. Ancak, bir iki hususu bizden sonraki nesillere aktarma imkânını böyle bir çalışmanın sınırları içerisinde  bulabildiğim için Rabbime şükrediyorum.

Başta Prof. Dr. Ali Özek hocam olmak üzere bütün hocalarımı saygı ile yâd etmek istiyorum. O günlerde bizler bal toplamak için kovanlarından uçup giden arılar gibiydik. Muradımız hep bal zerrecikleri toplamaktı. Bir türlü dolduramadığımız ve bir ömür boyu da dolduramayacağımız anlaşılan torbalarımızın hiç olmazsa diplerinde bir şeyler olsun isterdik.

Bu aşk ve sevda ile yollara düşmüştük. Geride kıvrım kıvrım yollar, köylerimize doğru uzanıp giden hasret dolu tren rayları kalmıştı.

1960’lı yılların takvim yaprakları birer birer dökülüp gidiyordu. O yıllarda katıldık imam-hatip okulu kervanına. Derslerimiz hayli çoktu. Anadolu’nun er bir köşesinden, farklı örf, adet ve kültüre sahip olmamıza rağmen tarifi imkânsız bir uyum ve birliktelik içindeydik. Yüreklerimiz aynı duygu ve düşüncelerle çarpıyordu. Ben, rahmetli Gönenli Mehmet Efendi’nin Fatih Hırka-i Şerif Camii yanındaki Kur’an kursundan katıldım imam-hatip okulundaki arkadaşlarımın arasına. O yıllarda imam-hatip okuluna imtihanla giriliyordu. Gönenli Mehmet Efendi biz giriş imtihanlarında başarılı olalım diye aynı kurstan on bir arkadaşımız için bize özel ders aldırdı.

Genç ve yakışıklı, dinamik, oldukça heyecanlı bir üniversite öğrencisi bize hafta sonlarında matematik öğretiyordu. Mustafa Özek’ti ismi. Sonradan öğrendik. Ali Özek hocamın kardeşiymiş. O şimdi doktor. İmtihanları on bir arkadaşımızla birlikte hiç fire vermeden kazandık. Aynı sınıfta bir arkadaşımız daha vardı. Tahsin Özek’ti. Şen, şakrak, esprili bir arkadaşımızdı. O ise şimdi Anadolu’nun bir ilinde hâkimlik yapıyor. 1960’lı yılların ortasına gelmiştik.

Bundan tam kırk yıl önceydi. Yeni bir hocamız derse geldi. Oldukça dinamik, vakur, kendinden emin, uzunca boylu, ağır ve tane tane konuşan ve bize öğrenciliğimizi hissettiren, Mısır’a kadar uzanan bir bilgi birikimini bizlerle satır satır paylaşmak isteyen, sürekli gayret, karar ve heyecan dolu, mütebessim bir çehre ve geleceğimizin yol güzergâhını her fırsatta çizmeye çalışan bir hoca efendinin karşısında oturuyorduk. Taviz vermeyen, lâubalîliğe ve boş sözlere fırsat tanımayan, kırk beş dakikalık ders saatini dolu dolu işleyen, her sorduğumuz soruya çok geniş kapsamlı cevabını mutlaka alabildiğimiz hocamızın öğrencileri olmaya çalıyorduk. Yılar sonra aynı okulda onu taklit ederek vermeye çalıştığım derslerin ifade ettiği manayı şimdi daha iyi anlıyorum. Prof. Dr. Ali Özek hocamız o yıllarda hemen hemen her birimizin örnek almaya çalıştığı hocalarımızdandı. Onun gibi olmak, onun gibi konuşmak, onun gibi yürümek, onun gibi giyinmek. Pek çoğumuz bunları başardık. Ama hiç birimiz onun gibi bilemedik. Onun gibi göremedik. Onun gibi duyamadık. Olaylara ve hadiselere onun gibi yaklaşamadık. Yıllar sonra bile onun hep uzağında kaldık. Yanı başında otururken ona ulaşamamanın, ona yetişememenin heyecanını yaşadık. Yarım asrı geçen yaşımızın bu döneminde bile ondan hâlâ görüp alma, duyup bilme heyecanını yitirmemiş olmamız galiba tek tesellimiz olsa gerek.

O derslerinde ve değerlendirmelerinde çok titiz davranırdı.

Bir gün: kardeşi Tahsin Özek’e

—Hadi biz çalışıyoruz, üstelik sınıfta kalma korkumuz var. Sana ne oluyor bu kadar fazla çalışıyorsun? Nasıl olsa ağabeyin var” dediğimizde bize:

—Siz onu bilmezsiniz. Benim bile gözümün yaşına bakmaz” derdi.

İlk defa ondan öğrenmiştim.

—Nerelisin?” dedi bir gün derste.

—Uşaklıyım. Uşak’tan geldim, Banaz ilçesinden.”

—Köyden mi?” diye sordu.

—Köyden hocam, Düzlüce köyünden.”

Sonra tekrar sordu:

—Leylî” misin? “neharî” misin?

İlk defa duyduğum kelimelerdi. Sustum, durakladım. Sonra açıkladı.

-“Yurtta yatılı kalan öğrencilere leylî, sabah evinden gelip akşam evine dönenlere de neharî öğrenci denir” dedi.

Biz yatılıydık tabii. Yani “leylî” öğrencilerden. İlim-yayma cemiyetinin sevgi, şefkat ve sevda dolu kollarının arasındaydık. Her doğan güneşle birlikte onların yüreklerinden aşk ve sevdalarından gönüllerimize sevgi şelaleleri akardı. Rahmetli avukat Yusuf Türeli her Ramazanda iftara beş-altı dakika kala “Hulûliyle müşerref olduğumuz Ramazan ayının bu iftar saatinde sizlerle beraber olmak…..” diye başlayan sözleri hâlâ kulaklarımızda çınlıyor olmalı ki ona ve mesai arkadaşlarına Rabbimden rahmet ve mağfiret diliyorum. Kabirleri nur, makamları cennet olsun.

Dr. Niyazi Kurtulmuş vardı. Örnek bir insandı, o ne aşktı, ne sevda idi, ne heyecandı, ne umuttu, ne gayretti, nasıl bir mütevazılıkti hâlâ çözemiyorum. Dolmabahçe sarayının doktoruydu. Bana velilik de yapmıştı. Her sene yurt paramı verir, cebime harçlık koyardı. Orta üçüncü sınıfta sarılık hastası olmuştum. Okulun revirine her gün uğrar, iğnelerimi kendisi vururdu. Bir gün bir kavanoz bal getirdi. “Bunu sana aldım. Sütle karıştır, iç” demişti. Hasta yatağımda annemin elime verdiği sevgi ve sıcaklıkta içtim. O gün bir kere daha sızlamıştı yüreğim. Gurbetin acısını annemden, babamdan çok uzaklarda olduğumu yeniden hatırlamıştım. Sonra iyileştim. Ruhun şad olsun Dr. Niyazi Kurtulmuş.

Sümbül Efendi Camiinin avlusunda bir Kurban bayramı sabahı bizimle birlikte kucaklayıp taşıdığın kurban derileri ve bağırsakları mahşer gününde nur huzmeleri olarak çıksın karşına. Melekler yürüsün önünde bölük bölük cennet bahçelerine doğru giderken. Söz buraya gelmişken; başta Prof. Dr. Ali Özek hocama ve o yıllardaki bütün hocalarıma, ilim-yayma cemiyetinin kurucularına ve hâlâ çalışanlarına, bilahare İstanbul İmam-Hatip Lisesinde idarecilik ve öğretmenlik yaptığım dönemde her türlü bilgi, birikim ve hamiyetlerini bu okullarda okuyan öğrencilerden esirgemeyen yürekleri iman, ihlas, aşk ve sevda dolu gayretli müminlere Hüdây-ı lem-yezel olan Rabbimden iki cihanda aziz olmalarını niyaz ediyorum.

Bu vesileyle Rabbime, muhterem hocam Prof. Dr. Ali Özek’e bundan sonraki çalışmalarında başarılar ve uzun ömürler ihsan etmesi için dua ediyorum.

 

AYDINLANDIĞI İLİMLE

ÇEVRESİNİ AYDINLATAN BİR ALİM:

PROF. DR. ALİ ÖZEK

Doç. DR. Ahmet KAVAS

İstanbul Üniversitesi

İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

İslam dünyası 20. yüzyılda pek çok alandaki değişimini süratle yaşamak durumunda kaldı. Tarihî ne kadar değerleri, örf ve adetleri varsa bunlar köklü bir şekilde dönüşüme uğrayarak veya uğratılarak yeni mahiyetler kazandılar. Bu kadar geniş çaplı oluşumlara genelde hazır olmayan Müslüman toplumlar kendi dışlarından gelen tesirlerden daha fazla ve çabucak etkilendiler. Haliyle ileriye hazırlanma konusunda maalesef gerekli adımlar bir türlü atılamadı. Giderek hassaslaşan bir döneme girilmesine rağmen bizzat kendi varlıklarının devamı konusundaki endişeleri derinden hissedip gerekli tedbirleri de alamadılar. Daha da kötüsü asırlar boyunca kazanılan zengin bir mirası kavramaktan dahi aciz nesiller yetişmeye başladı ve bunlar geçmişle gelecek arasındaki köprüyü kuramadılar.

Toplum hayatını yakından ilgilendiren bu değişim sebebiyle vazgeçilmez bir değer olarak algılanan dinler dahi zaman zaman tartışma alanının içine çekildiler. Hatta pek çok ülkede dini hayata yasaklamalar bile getirildi. Özellikle 19. yüzyıl batı toplumlarında başlayan ve son iki asır boyunca dünyanın pek çok bölgesinde etkisini gösteren din karşıtı ifadeler epeyce rağbet gördü. Nice nesiller bu uğurda mücadele etmeyi şiar edinip kendi toplumlarını dinsizleştirme gayretlerine giriştiler. Ülkemiz bu konuda bir istisna teşkil edip böylesine zor bir dönemde çok sayıda kimse kendilerini dinimizi öğrenmeye adayarak bu alanda yetişme gayretine girdiler. Bu kimseler bu davranışlarıyla aslında sadece kendilerini yetiştirmekle kalmadılar. Aynı zamanda toplumlarının da yetişmesi için büyük bir fedakarlık örneği göstererek genç kuşakları geleceğe hazırlamak için önemli tebdirler aldılar.

Osmanlı Devleti’nin son yarım asrında yetişen önemli alimlerin eserleri ile 20. yüzyılın ilk yarısını şöyle veya böyle geçirmiştik. Ülkemizde bu anlamda sayıları bir elin parmakları kadar az olsa da bu dönemde İslam ilimleri alanında yetişmiş önemli şahsiyetler bulunmaktaydı. Hatta onlar tarafından bazı ciddi çalışmalar yapılmışsa da bunlar genelde beklenilen seviyede değildi ve yeni nesillerin dinlerini iyi öğrenerek yetişmesi dünyanın pek çok ülkesine paralel bir şekilde büyük emek sarfetmeyi gerektirdi. İşte böylesine bir dönemde sayıları az da olsa gayretlerini artırarak devam ettiren yeni bir nesil yetişti. Bunlardan birisi de Prof. Dr. Ali ÖZEK olup özellikle İslam ilimleri alanında kendisini yetiştirdiği gibi binlerce öğrencinin yetişmesi için de yorulmaz bir fedakarlıkla çalıştı ve halen çalışmaya devam etmektedir. Aydınlandığı ilim yolunda hocaların hocası olarak çevresindeki herkesi de sabırla aydınlatan bir alim oldu. Prof. Dr. Hilmi Ziya ÜLKEN’den bahsedilirken üstattan aktarılan bir serzeniş vardır. Merhum yazdığı çok sayıdaki kitaplarını okudukları halde bunları tenkit edenlerin veya takdir edenlerin azlığından şikayetçiymiş. Aslında üstadın eserleri hem okunmakta, hem eleştirilmekte, hem de takdir edilmekteydi. Belki kendisi daha farklı noktalardan ve yoğun bir şekilde düşüncelerine ilgi duyulmamasından şikayetçi olmuş olabilir. Pek çok ilim adamının dile getirdiği benzeri ifadelere Prof. Dr. Ali ÖZEK’te rastlamak epeyce zordur. Çünkü fikirlerini gayet rahat dile getirdiği için adeta etrafında bir tenkit halkası oluşmasının yolunu yine kendisi açmaktadır. Başkasından önce kendisini tenkit edebilme meziyeti dolayısıyla aslında etrafındakileri de bir manada buna teşvik etmektedir. Hatta kanaatlerinde ısrar edecek olsa bile karşı görüşleri dinleme tahammülü sayesinde eksiği veya yanlışı varsa onları tamamlama veyahutta düzeltme imkanı bulabilmektedir.

 Cumhuriyet döneminde yaşanan dinî hayatın seyrine yönelik tenkitlerini ve takdirlerini dile getirmesi bakımından en dengeli ilim adamlarımızın başında Prof. Dr. Ali ÖZEK gelmektedir. Çok erken dönemde Mısır’da üniversite eğitimi almasının onun bu zengin ve ölçülü bakış açısına büyük tesiri olduğu görülmektedir. Çok erken sayılabilecek bir dönemde, yani 1950’li yıllarda Türkiye’de İslam ülkeleri ve Müslüman toplumlar hakkında yeterli bilgiye sahip nadir kimselerden birisi oldu. Yaklaşık 50 sene pek çok İslam ülkesini gezmesi, ayrıca bazı Avrupa ülkelerinde de bulunması kendisini geleceğe yönelik projeler üretmeye sevk etti. Bunda mükemmel bildiği Arapçası kadar İngilizcesi, 1990’lı yıllarda öğrendiği Rusçası, özellikle Türkçe’nin bir şubesi olan Kazakçasının etkisi büyüktü. 

1960’lı yılalrda Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görev almak yerine Yüksek İslam Enstitüsü’nde hocalık yapmayı tercih etmesi de bu açıdan çok önemlidir. Çünkü sabit bir görev ile yetinerek dar bir çevreyi etkilemektense yeni nesilleri yetiştirerek onların ufuklarını açmayı öncelikli görev sayması küçümsenemeyecek bir fedakarlıktır. Sorumluluğu mecburen veya makam sahibi olma hevesiyle üzerine alıp onun altında ezilen veyahutta onu kullanarak kendisine menfaat sağlayan idareciler gibi olmayı hoşlanmayan Prof. Dr. Ali ÖZEK aslında benzerine fazlaca rastlanmayan bir kişiliğe sahiptir. Onun nazarında idareci elindeki imkanlarla yetinen değil, yeni imkanlar oluşturarak arkasında silinmesi zor izler bırakan bir özellikte olması gerekir. Üsküdar’ın Bağlarbaşı-Altunizade mahallelerinin ve hatta Anadolu yakasının en görkemli ibadethanelerinden birisi olan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii onun Yüksek İslam Müdürü iken bitmek ve yorulmak bilmeyen şahsi gayretlerinin bir sonucu olarak inşa edilmiştir. Bu eseri inşa etmekle o sadece bir tatbikat camii açmayı düşünmemiş, aynı zamanda çok sayıda insanın günboyu dolaştığı bir semte yetecek büyük bir ibadethane kazandırmıştı. Geçtiğimiz yıllarda kıymeti bilinmediği için değiştirilen taban halılarına kadar her şeyinin özel olarak yapılmasını sağladı. Yine dış cephesindeki kaplamaların bir kısmı kolay kolay eskimeyecek şekilde gerektiğinde yurtdışından getirttirilerek yaptırıldı. Bu ibadethane dışında hem İstanbul’da, hem de Kazakistan’da da çok sayıda camiinin inşasını gerçekleştirerek binlerce Müslümanın istifadesine sunulmasına önderlik etmiştir.

İlim adamı olarak sadece eğiticilik yapmakla yetinmeyen Prof. Dr. Ali ÖZEK aynı zamanda ciddi akademik eserler de kaleme aldı. Bu eserler alanlarında ilklerden olup her biri bugünkü nesil için olduğu kadar gelecek kuşaklara da rehberlik edecektir.

Türkiye’de ilk defa ismiyle müsemma bir İslamî İlimler Araştırma Vakfını kuran ve bu müesseseyi bugüne kadar faal bir şekilde idare eden Prof. Dr. Ali ÖZEK geleceğe geniş açılı bakabilen bir ilim adamı olduğunu da ispat etmiştir. Zira kendi ifadesiyle bu ciddi müesseseyi kurdukları yıllarda yapılacak ilmi faaliyetlere iştirak edecek ilim adamı eksikliği dolayısıyla 1970-1980 yılları arasında yaklaşık on sene beklemek durumunda kalmışlardı. 1980’li yıllarda başlayan ve bugüne kadar aksamadan her yıl iki büyük ilmi toplantı ve çok sayıda küçük çaplı tartışmalı ilmî toplantılar düzenlemektedir. Bu toplantıların her biri, tabiri yerinde kullanmak gerekirse, dinî ilimler alanında “beyin fırtınası” şeklinde tertip edilmektedir. 

İlahiyat alanında akademisyen olsun veya sadece lisans sahibi olsun çok sayıda kimse özellikle medya organları sayesinde gece gündüz halka hitap edebilme imkanı bulabilmektedirler. Çoğu zaman sadece laf olsun diye yapılan konuşmalar aslında halkın din duygusunun çoşturulmasından ziyade zedelenmesine sebep olmaktadır. Söyledikleri dikkat çeksin diye sarfedilen sözler aslında toplumda gerekli etkiyi yapmadığı gibi bu meslek mensubu kimseleri de olumsuz manada etkilemektedir.

Yaklaşık on senedir İSAV vasıtasıyla çalışmalarını takip ettiğimiz Prof. Dr. Ali ÖZEK bu manada söylediği her konuşmasını ayetle, hadisle delillendirmekle kalmıyor, klasik Arap şiirinden örnekler getirme konusundaki meziyetini de ortaya koyuyor. Onunla yapılan her konuşma sonunda mutlaka ilim adına büyük bir açılım elde etmek mümkündür. Yüksek İslam Enstitülerinin akademik bir eğitim kurumu olması için gayret sarfeden birkaç kişiden birisi olması bir tarafa, İSAV gibi bir kurumla İlahiyat alanı kadar bütün sosyal bilimler konusunda müşterek ilmî araştırmaların aynı potada eritilebileceğini pek çok toplantı vesilesiyle örnekleriyle gerçekletirmiştir. Arap diline olan vukufiyeti tartışmasız olan Prof. Dr. Ali ÖZEK aynı zamanda fıkıh, kelam, tefsir, hadis gibi ilim dallarında gerekli bilgiye sahip bulunmaktadır.

Günümüzde en fazla eksikliğini hissettiğimiz konulardan birisi İslam dünyasına fikirleriyle, kurdukları kurumlarıyla yön veren önderler arasındaki irtibatsızlıktır. Daha ziyade Avrupa ve Amerikalı akademisyenlerle irtibat kuran genç ilim adamlarına göre Prof. Dr. Ali ÖZEK Müslüman toplumları temsil eden kimselerle kurduğu dostluklarıyla da herkesi etkilemektedir. Yıllar önce tanıdığı pek çok ilim erbabı onu unutmamıştır. Halen pek çok İslam ülkesinde yapılan uluslararası ilmî toplantılara katılarak tebliğ sunmakta ve böylece kendi dışındaki katılımcıları bir taraftan tartışma ortamına çekmekte, diğer taraftan da engin tecrübesiyle takdimini yaptığı konuyla onların takdirlerini toplayabilmektedir.

Ülkemizin yetişdirdiği büyük ilim adamımızı tanıyan her meslek sahibi onun dini konularda verdiği bilgileri birer hayat düsturu olarak algılamaktadır. Ancak onun bu kıymetli tecrübesine en fazla ihtiyaç duyanlar öncelikle İlahiyatçılar olmak durumundadır. Ne yazık ki bu manada kendisinden fazla istifade edemekleri görülmektedir.

Eserleriyle İslam dünyasında unutulmaz izler bırakan Muhammed Hamidullah gibi Prof. Dr. Ali ÖZEK’in ismi de hem Türk toplumunda, hem İslam ülkelerinde bügun olduğu gibi gelecekte de yaşayacaktır. Özellikle Yabancı Diller ve Mesleki Kariyer Üniversitesi’ni kurup bugünlere getirerek her yıl binin üzerinde öğrenciye yüksek eğitim imkanı sağladığı Kazakistan’da adı yaşayacak, yeni nesillere örnek bir şahsiyet olarak gösterilerek benzerine az rastlanır ilim sahibi alimlerden birisi olmaya devam edecektir.              

 

Benzer Konular

ARMAĞAN KİTAP YAZILARI

İsmail Türe, Mehmet Öztapacı, İbrahim Kafi Dönmez, Mehmet Yazıcı, Muzaffer Özcanoğlu'nun Ali Özek hakkındaki yazıları

Hocaların Hocası: ALİ ÖZEK

Hocaların Hocası: ALİ ÖZEK “Hocaların hocası”na, Zemahşerî’nin Keşşâf Tefsiri’ni dilimize kazandırmak başta olmak üzere nice ilmî, fikrî ve fizikî inşâ faaliyetlerini sürdürebilmesi için Allah’tan sağlık, sıhhat ve hayırlı ömürler diliyoruz. Şubat 2004 / Umran -114 ve ARAŞTIRMA VE KÜLTÜR VAKFI GEÇMİŞTEN GELECEĞE KO(NU)ŞANLAR Haziran 2006, ss.437-55