K’BE’DEKİ TAVAF ESNASINDA KADIN-ERKEK AYIRIMI

29 Eylul 2006

HAC MEVSİMİNDE

KÂ’BE’DEKİ TAVAF ESNASINDA

KADINLARI ERKEKLERDEN AYIRMA DÜŞÜNCESİ HAKKINDA

 

Hac ibadeti aslında Hz. İbrahim’den beri devam eden ve İslâm’ın da genel olarak kabul ettiği bir ibadettir, yani bir hareket ve davranış biçimidir. Bu ibadeti Rasûlüllah (s.a.v.) on binlerce insanla beraber yapmıştır. Bunun yeri ve zamanı hakkında –Bazılarının mesnedsiz iddialarının aksine– herhangi bir şüphe ve tereddüt mevcut değildir. Zira haccın yapılışı ve uygulanması tevatüren sabittir. Başlangıçtan bugüne kadar haccın icrası hakkında yer ve zaman olarak ihtilâf yoktur.

Rasûlüllah’ın bizzat uyguladığı, sahabenin de buna şahitlik ettiği ve daha sonra da asırlarca aynı şekilde uygulandığı bilinmektedir. Şimdi kalkıp da tavafta kadınları erkeklerden ayırmaya çalışmak, İslâm ve onun bir farizası olan haccın özüne ve ruhuna aykırıdır.

Bilindiği üzere hac, özel bir kıyafetle yapılır. Kadınlar hacda yüzlerini, ellerini ve ayaklarını açmak zorundadır ve bu ibadeti kadınların erkeklerle beraberce yapmak mecburiyeti vardır. Buna bağlı olarak da Harem-i Şerif’de muhâzâ yoktur, yani kadın-erkek birlikte namaz kıldığında erkeğin de kadının da namazları bozulmaz. Bu ayrıcalık Mekke’deki Harem-i Şerif’e aittir. Çünkü Peygamber’in hem uygulaması hem de sözlü sünneti böyledir.

İslâm bazı konularda kadın-erkek ayırımı yaptığı halde hacda neden ayırım yapmamıştır? Bu soruya cevap verirken şu iki hususa dikkat etmemiz gerekmektedir:

1. Din aklî değildir; ama, ma‘kuldür, yani beşer aklı bir din icat edemez. Fakat dinî inançları ve dinin emir ve yasaklarını akla uygun bulur. Bunun anlamı, insanı Allah yaratmıştır ve peygamber göndererek neye ve nasıl inanacağını kullarına öğretmiştir. Binaenaleyh ahiret inancı olmayan dinler gerçek din olamaz. Zira insan aklı kendi gücüyle ahiretin varlığını kavrayamaz.

2. Dinde asıl olan Kur’ân ve Peygamber’in uygulamalarıdır. Bazı kimselerin “Kur’ân bize yeter. Biz sünnete yani Peygamber’in uygulamalarına önem vermeyiz” demeleri tamamen yanlıştır. Zira Kur’ân bizzat kendisi Kur’ân’ı tarif etmiş ve muhtevayı ikiye ayırmıştır. Âl-i İmrân Sûresi’nin 7. âyetinde Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.” denilmiştir.[1] Bunun açıklaması şöyledir:

Buna göre bizim her meseleyi Kur’ân’dan istinbat etmemiz mümkün olmaz ve bu teamüle de aykırıdır. Çünkü bize Kur’ân’ı, İslâm’ı getiren ve bizzat uygulayan Peygamber’in tatbikâtını dikkate almamak son derece yanlış ve edep dışı bir davranıştır.

[1] Bazıları “ve’r-rasihune” kelimesinin başındaki “vav” harfini bağlaç kabul etmişlerdir ki, bu taktirde mana şöyle olmaktadır:”Halbuki onun tevilini ancak Allah ve ilimde yüksek payeye erişenler bilir.” Bu anlayışa göre Kur’an’daki müteşabih ayetlerin manaları, zaman içinde ilmin gelişmesi ile çözülecektir. Muhkem ve müteşabih, birer terim olup, “muhkem ayet”, manası açık seçik anlaşılan ve tereddüde yol açmayan ayet demektir. “Müteşabih” ise, muhkemin zıddıdır ve âyetteki gerçek mananın tam olarak anlaşılması mümkün görülmeyen ayeti ifade eder.”

Benzer Konular

Kelam ve İsâm Hukuku kitabı takdimi

Vakfımız, millî ve milletlerarası tartışmalı ilmî toplantılar yanında İslâmî İlimlerde Metodoloji Problemi’nin araştırıldığı bir dizi Tar-tışmalı İlmî İhtisas Toplantıları da düzenlemektedir. 20-21 Mayıs 2017 tarihlerinde, Sabahattin Zaim Kültür Merkezi’nde “Kelâm İlmi ve İslâm Hukukunda İçerik Sorunları” konulu sekizinci Tartışmalı İlmî İhtisas Toplantısı gerçekleştirilmiş, bu toplantıda “Gü-nümüzde Kelâm İlminin Müfredatı” ile “Fıkhın Geçmişte ve Günü-müzde Müfredat Sorunları” başlığı altında tebliğler sunulmuş ve çeşitli üniversitelerimizin İlahiyat Fakültelerinde görevli kırk hocamız tarafından müzakere edilmiş, toplantı metinleri “Kelâm İlmi ve İslâm Hukukunda İçerik Sorunları” adlı bu eserde bir araya getirilerek neşredilmiştir. Bu vesileyle çalışmada emeği geçen, maddî-mânevî desteklerini esir-gemeyen bütün kişi, kurum ve kuruluşlara minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz.

TÜRKİYE’DE SÜRÜP GİDEN İDEOLOJİK TARTIŞMALAR

Türkiye’de Demokrasi, Cumhuriyet, Laiklik ve Atatürkçülük üzerinde yapılan tartışmalar aslında “karaltıya taş atmak” veya “olmayan bir şeyi hayal ederek var sanmak” gibi oldukça gülünç ve hatta ilkel bir davranış biçimidir. Bir başka ifade ile “Belli bir inancı veya hayat anlayışını benimseyip, herkesin kendisi gibi düşünüp yaşamasını istemektir” ki her iki davranış biçimi hem zararlıdır ve hem de özellikle yaşadığımız asrın demokrasi, insan hakları, din ve vicdan hürriyeti gibi ana prensiplerine aykırıdır. Fakat ne yazık ki bunlar 21. Yüzyıl Türkiye’sinde fiilen yaşanmaktadır.

ZEKÂT KİMLERE VERİLEBİLİR?

ZEKÂT NERELERE VERİLEBİLİR? Zekâtın nerelere verileceği Tevbe Sûresi’nin 60. ayetinde şöyle anlatılır: Zekâtlar Allah’ın emrettiği bir farz olarak; 1. Yoksullara, 2. Düşkünlere, 3. Zekât toplayan memurlara, 4. Gönülleri İslâm’a ısındırılması düşünülen kimselere, 5. Esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyen esirlere ve kölelere, 6. Borcuna karşılık malı olmayan borçlulara, 7. Allah yolunda çalışanlara(cihd edenlere), 8. Parasız kalmış yolculara verilir.