İslâmî Bilgiler

15 Agustos 2006

 

İslâmî Bilgiler

 

Prof. Dr. Ali ÖZEK

 

 ÖNSÖZ

 

İnsanın en önemli özelliği, akıl ve irâde sahibi olmasıdır ki, bu özellik aynı zamanda sorumluluğu beraberinde getirmiştir. Buna bağlı olarak Yaratıcı, yarattığı akıllı yaratığa sorumluluğunu bildirmek için peygamberler göndermiştir. Allah’ın elçileri olarak gönderilen peygamberler, yeryüzünde insanlara üç ana konuda bilgi vermişler ve onlara sorumluluklarını bildirmişlerdir:

1) İnsanı ve kâinatı yaratan, idare eden bir Yaratıcının varlığını ve O’nun bölünme kabul etmeyen bir tek varlık olduğunu haber vermişlerdir. Buna kısaca tevhit inancı denir ki, İslâm dini Tevhit dinidir. İslâm dini, üç ana esas üzerinde kurulmuştur. Bunlar Allah’a inanmak, Allah tarafından gönderilen peygamberlerin hak olduğuna inanmak, öldükten sonra dirilip hesap verileceğine inanmaktır.

2) İnsanın yaratanına karşı bir takım vazifeleri olduğunu bildirmişlerdir. Buna da kısaca “Allah’a kulluk” denir. Namaz, oruç, zekât gibi ibadetler buraya girer.

3) İnsanın, birlikte yaşadığı hemcinsine ve diğer canlılara hatta bitkilere karşı sorumluluklarını bildirmişlerdir. Buna da muâmelat ve ahlâkiyat denir. Hak, hukuk, adalet ve ahlakî davranışlar, cezalar, ödüller vesaire hep buraya girer.

Türk dili ve edebiyatında bu konuları içine alan kitaplara genel olarak ilmihal denilmektedir. Ama biz, adı geçen konuları kısa olarak anlattığımız bu eserimize “İslâmî Bilgiler” dedik.

Okuyucu bu kitapta, her müslümanın bilmesi gereken ve zarurat-ı diniyye denilen kısa bilgileri bulacaktır. Daha fazla bilgi edinmek isteyen kimseler geniş biçimde yazılmış olan İlmihal, siyer, akâid, fıkıh, İslâm hukuku ve ahlak kitaplarına müracaat ederler. Peygamberimiz bir hadisî şeriflerinde, “İlim tahsil etmek, erkek ya da kadın her müslüman için bir farîzadır (bir görevdir)”[1] buyurmuştur.

Bizleri doğru yola iletmesini, bilgi edinmede bizleri başarılı kılmasını Allah Te‘âlâ’dan niyaz ederiz.

 

 

GİRİŞ

İslâm Nedir?

İslâm kelimesinin bir lugât mânâsı vardır, bir de istilah (terim) mânâsı vardır.

Lügat olarak bu kelime, barış, selamet, sâkinlik, sağlık, iyilik... anlamlarına gelir “Selâmün Aleyküm” sözcüğü, iyi dilek bildirmektir.

Istılah olarak ise bir inancın, bir sistemin, bir kurallar sisteminin adıdır. İslâm bir dindir yani bir inanç sistemidir. Bu iman sistemine bağlı olarak bir takım hukukî, ahlâkî kaideler vardır. İşte bunlar da İslâm’dır. Nitekim Kur’ân’da Al-i İmran, 19 ncu âyetinde Allah Te‘âlâ: “Allah katında din İslâm’dır” buyurmuştur. Allah’ın kullarına gönderdiği din ve inanç sistemi, İslâm’dır. Bu, Allah Te‘âlâ’nın seçimidir. Onun için âlimler, “Hz. Âdem’den itibaren gelen bütün peygamberlerin getirdikleri dinlerin hepsi İslâm’dır” demişlerdir.

Ayrıca el-Mâide Sûresi ’nin 13.ncü âyetinde Allah, Haramları belirttikten sonra “... Bu gün sizin için dininizi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim (İslâm’ı beğendim ve ona rıza gösterdim)...” buyurmuştur. İşte böylece inanç sistemi olan İslâm, hukuku ve ahlâkı ile İslâm bir din olarak yerini almıştır.

 

İslâm’a davet, yani insanları İslâm’a çağırma nasıl olmalıdır?

“İslâm’a yaraşır bir davet yani insanları İslâm’a çağırma nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabı da Kur’ân’da açıklanmıştır. Kur’ân’ın Nahl Sûresi ’nin 125. nci âyetinde şöyle denilmiştir:

“Ey Müslüman! Allah yoluna yani İslâm’a insanları hikmetle (mantıkî delillerle), güzel öğütlerle çağır. Şayet tartışman gerekirse en güzel şekilde tartış. Zira yolundan sapanları en iyi bilen yine Allah’tır.”

İslâm’a davet, güler yüz, hoşgörü ve aklî delillerle yapılmalıdır. İslâm’da şiddet ve sertlik yoktur. Adalet vardır.

 

İslâm Tevhit Dinidir:

Tevhit kelimesinin Türkçe’si “bir” demek olan “Ehad ve vâhit” kelimelerinden yapılmış bir mastardır ki, birlemek bir yapmak, demektir.

İslâm inancına göre Allah birdir. Eşi, benzeri yoktur. Bütün varlıkların ve kainatın Yaratıcısı, tek olan Allah’tır.

Kainat ve kainatta var olan her şeyi Allah yoktan var etmiştir ve tekrar yok edecektir.

Tevhit akidesi kesinlikle ortaklık kabul etmez. Tevhit akidesine tam bağlanan kişi, Allah’tan başka hiçbir şeyde güç aramaz. Zira her türlü gücü, kuvveti yaratan O’dur. Peygamberler de dahil olmak üzere hiçbir kimse Allah’ın izni olmadan şefaat edemez. Her şey Allah’ındır. Her şey onun emriyle var olur ve yok olur.   

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

ÎMÂNIN ŞARTLARI

İman, inanmak, bağlanmak, bir şeyin var ve gerçek olduğunu kalb ile tasdik edip dil ile de ikrar eylemek mânâsına gelir ve iki türlüdür:

1 — İcmali İman: Başta Allah'ın varlığına, birliğine iman olmak üzere İslâm’ın esaslarının hepsine topluca inanmaktır.

2 — Tafsili İman: İslâm’ın getirdiği esasların her birine ayrı ayrı inanmaktır. İşte bu tafsili imanı gerektiren esaslar, bundan sonra gelen kısımda izah edilecektir.

İmanın şartları altıdır. Her müslümanın ezbere bilmesi gereken bu şartlara «İslâm'ın âmentüsü» denir.

Arapçası:

 آمَنْتُ بِاللهِ وَ مَلَئِكَتِهٍ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ اْليَوْمِ اْلآخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى وَ اْلبَعْثُ بَعْدَ اْلمَوْتِ حَقٌّ * اَشْهَدُ اَنْ لآ اِلَهَ اِلاَّ اَللهُ * وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ *

Okunuşu:

Âmentü billahi ve melâiketihi ve kütübihi ve rüsülihi velyevmilâhiri ve bi’l-kaderi kayrihi ve şerrihi minallahi Te‘âlâ. Velba'sü ba'delmevti hakkun, eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.

Tercemesi: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamber-lerine, âhiret gününe, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna ve kadere inandım. Öldükten sonra dirilmek haktır. Şehâdet ederim ki, Allah birdir. Ve şehâdet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve resûlüdür.

Bu esaslar şöyledir:

1 — Allah’a îman.

2 — Allah'ın meleklerine îman.

3 — Allah'ın kitaplarına îman.

4 — Allah'ın peygamberlerine iman.

5 — Öldükten sonra yeniden dirilmeğe ve âhiret gününe îman.

6 — Kaza ve kadere, yani iyiliğin de kötülüğünde Allah'ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna îman.

Bir insanın hakikî mânada müslüman olabilmesi için bu altı esâsa tam olarak îman etmesi, yani bunların hak olduğunu kalbiyle tasdik, diliyle ikrar eylemesi şarttır. Onun için bunlara imanın şartları denir.

"Âkıl ve bâliğ" tabiri, insan hayatının bir merhalesini gösterir. Bu da hem maddi hem de manevi yönden sorumluluk yüklenme çağıdır. Bu çağda kişi manevi yönden akıl ve muhakeme olgunluğuna erişir. Maddi yönden de erkek erkekliğini, kadın da kadınlığını anlar. Kanunlarda bu sorumluluk çağı, ortalama kişi 18 yaşına bastığında başlar. Namaz gibi dini vazifeler ise 12 yaşından itibaren başlar. Dinî kaidelere göre, esas olan büluğ çağıdır. Bazı âlimlere göre, 15 yaş esas alınmıştır. Aslında bu çağ, iklimlere göre değişir. Binaenaleyh, erkek veya kadın hangi yaşta büluğ çağına ererse dinî sorumluluklar o zaman başlar.

 

1. ALLAH’A İMAN

Allah’a îmanın bilinmesi gereken hususları ve bazı şartları vardır. Bizi yaratan, besleyip büyüten, öldüren ve yeniden diriltecek olan bir Allah vardır. Onun varlığını isbat sadedinde iki türlü delil serdedilmiştir:

1) Aklî delil

2) Naklî delil

Aklî delili şöyle anlatabiliriz:

Bu kâinatın varlığı, onu yaratan birisinin bulunduğuna açık bir delildir. Çünkü bu âlem değişen, hiç bir kararda kalmayan maddeden yapılmıştır. Değişen, bir kararda kalmayan her şey hâdistir, yani sonradan yaratılmıştır. Öyle ise bu âlem de sonradan yaratılmıştır. Bu âlem sonradan yaratıldığına göre, mutlaka onu yaratan birisi vardır, işte o Yaratıcı ALLAH'tır. Bazı düşünürler, bizim "Allah" dediğimiz varlığa "Doğa", "tabiat" diyorlar. Kim ne derse desin, kainatı yaratan ve onu yöneten bir güç vardır, işte biz o güce "Allah=Tanrı" diyoruz.

İnsan kendi varlığıyle de Allah'ın varlığını isbat edebilir.

Birisi bana:

— Sen, var mısın, yok musun?, diye sorarsa, elbette varım diyeceğim. Mevcut olan kendim için ben nasıl "yokum" diyebilirim!

Madem ki, ben varım, o halde beni kim yarattı?..

— Ya ben kendi kendimi yarattım, yahut beni başka birisi yarattı. Bilfarz, kendimi eğer ben yaratmış olsaydım, o zaman benim bir takım arzularım var, cismimi ve arzularımı yarattığım gibi, arzularıma ulaşmayı, dilediğimi elde etme imkânlarını da yaratırdım. Halbuki bunlardan hiç birisini yapamıyorum. O halde kendimi ben yaratmadım. Çünkü arzularıma cevap veremiyorum ve istediklerim olmuyor. Öyleyse beni yaratan benim dışımda benden ayrı bir kuvvettir, işte beni yaratan, bana istikamet veren, işlerimi tertipleyen, beni büyüten, ihtiyarlatan ve nihayet öldüren o kuvvettir. Ve o kuvvet ALLAH'tır.

 

ALLAH'IN VARLIĞININ

ve BİRLİĞİNİN NAKLÎ DELİLİ

Allah'ın varlığı ve birliği hakkında peygamberlerin söylediklerine naklî delil denir. Allah'ın varlığını ve birliğini isbat eden âyet ve hadîslerin sayısı pek çoktur. Biz burada Kur’ân-ı Kerim'den sadece «İHLAS» Sûresi’ni vermekle yetineceğiz.

بسم الله الرحمن الرحيم

 قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ اللَّهُ الصَّمَدُ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ

Okunuşu: Kul hüvallahü ehad, Allaü’s-samed. Lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad.

Tercemesi: (Ya Muhammed! Bütün âleme ilân ederek) de ki: «O; Allah birdir (tekdir). Allah samedtir, (yani O, hiç bir şeye muhtaç olmayıp, bütün mahlûkatın ihtiyacını gideren mutlak sultandır.) O, doğurmamış ve doğurulmamıştır ve hiç bir şey O'na eş veya denk olamaz.»

Evvelce de beyan ettiğimiz gibi Cenâb-ı Allah'ın birliği, bizim anladığımız mânada matematikdeki "bir" değildir. Çünkü o bölünebilir. Allah hiç bir şekil ve surette bölünmeyi kabul etmeyen bir "BİR" dir. Sûrede geçtiği gibi. Arapçada böyle olan bire «EHAD» denir.

Allah'a îman bu esaslara göre olmalıdır. Cenâb-ı Allah her türlü noksanlıklardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlariyle muttasıftır. O bizim Yaratıcımız ve besleyicimizdir. Biz Allah'ı ancak sıfatlariyle tanırız. Çünkü O'nun zatını tam olarak bilmek bizim bilgimize sığmaz. O'nun zatı inceden inceye düşünmekle de bilinemez. O bütün kâinatı ihate etmiştir. Nitekim Resûlüllah (s.a.v.) bir hadislerinde «Allah'ın zatını düşünmeyiniz. Yalnız O'nun sıfatlarını düşününüz» buyurmuştur. Zira O'nun zatını hakkıyle bilmek, bizim gücümüzü aşar.

 

ALLAH'IN SIFATLARI

Hadiste geçtiği üzere Allah Te‘âlâ'nın zatını, mâhiyetini, varlığının künhünü idrâk etmek bizim takatimiz dışındadır. Biz Allah Te‘âlâ'yı ancak sıfatlariyle tanıyabiliriz. Allah'ın sıfatları «sıfat-ı selbiyye» ve «sıfât-ı sübûtiyye» olmak üzere ikiye ayrılır.

a) Sıfât-ı Selbiyye'ler Altı Tanedir:

1 —Vücût:

Vücût, var olmaktır. Yokluğun zıddıdır. Allah vardır, çünkü içinde yaşadığımız bu âlemin varlığı O'nun varlığına delildir. Allah'ın var olduğunun aklî delili yukarıda geçti. Naklî delile gelince, Kur'ân-ı Kerîm’de Allah'ın var olduğunu bildiren pek çok âyet vardır. Bizim peygamberimiz de dahil olmak üzere bütün peygamberler Allah'ın var olduğunu haber vermişlerdir. İşte bunların hepsi naklî delillerdir. İsteyenler bu naklî delilleri Kur’ân’dan ve hadis kitaplarından öğrenebilirler.

2 — Kıdem.

Kıdem, evveli olmamak, yani ezelî olmak demektir. Evveli olmayana kadîm denir. Kadîmin zıddı hâdistir. Alah Te‘âlâ kadîmdir, yani kıdem sıfatile muttasıftir. Varlığının evveli yoktur. Bunun mânâsı O'nun vücuduna yokluk sebkat etmemiştir. Çünkü evveli olsa veya vücuduna yokluk sebkat etseydi, hadis yani sonradan meydana gelmiş bir varlık olurdu. Halbuki bu durum imkânsızdır. Zira Allah Te‘âlâ kadîmdir, Hâdis olmaktan tamamen münezzeh ve beridir.

 

 

3 —Bekā:

Bekā ebedîlik, sonu olmamak, ebediyyet demektir. Sonu, nihayeti olmayana bâkî denir. Bakinin zıddı fânîdir. Allah Te‘âlâ bâkîdir, fânî olmaktan münezzehtir. Çünkü sonu olmak ve tükenmek mahlûkatın sıfatıdır. Allah, hālıktır, onun için bâkîdir. Bütün varlıkları yaratan, idare eden O'dur. O, ezelî ve ebedîdir.

4 — Havâdise muhalefet (Hiç bir şeye benzememek):

Havâdis, hâdis'in çoğuludur. Hâdis, sonradan yaratılmış demektir. Allah Te‘âlâ, sonradan yarattığı mahlûkatından hiç birine asla benzemez. Çünkü Allah, bütün kâinatın Yaratıcısıdır. Tıpkı sandalye ile marangoz arasındaki muhalefet (benzememezlik) gibi, Allah Te‘âlâ ile mahlûkatı arasında da bir muhalefet vardır. Bunun için Allah mahlûkatından hiç birine benzemez, keza mahlûkatından hiç biri de Allah'a benzeyemez.

5 — Kıyam bizatihi (Kendi kendine var olma ve varlığını devam ettirme):

Bu sıfatın mânâsı, Allah Te‘âlâ'nın kendi zatı kendisiyle kāim demektir. Var olmakta hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi, varlığının devamı için de asla hiç bir şeye muhtaç değildir. Halbuki bütün mahlûkat, gerek var olup hayat bulmaları, gerekse hayatlarını idame ettirmeleri için, kendi varlıklarının dışında bir takım sebeb ve şartlara muhtaçtır. Kâinatın hâliki olan Allah Te‘âlâ her türlü sebeb, şart ve ihtiyaçlardan münezzeh ve uzaktır.

Meselâ insanın var olması, ilk Önce yaratılmağa; üremesi, ana ve babaya; yaşayabilmesi uygun şart, sebeb ve gıdalara muhtaçtır. Allah Te‘âlâ bunlardan hiç birine asla muhtaç değildir. Çünkü bütün şartları, sebeb ve gıdaları, her türlü ihtiyaçları yaratan O'dur. Mahlûkatını besler, büyütür, öldürür. Âhirette onları dirilterek, herkese lâyık olduğu cezayı veya mükâfatı verecek olan da O'dur. O, hālık olduğu içîn yaptıklarından sorumlu değildir.

6 — Vahdaniyet :

Vahdaniyetin mânâsı, her yönden ve her durumda bir ve tek olmak demektir. Allah birdir, çünkü kâinat nizamının böylesine uygun ve bozulmaz bir sistem ve ahenk üzere devamı, kâinatı idare eden kuvvetin bir tek zat olmasını aklen zarurî kılar. Zira kâinatı idare eden zat, tek olmasaydı bu düzen mutlaka bozulurdu.

Malûm olduğu veçhile idareciler çoğalınca zamanla aralarında mutlaka ihtilâflar zuhur eder ve neticede yâ birinin dediği olur, diğeri mağlup düşer, yahut anlaşamazlar, çatışma vuku bulur. Birinci durumu var sayarsak idareci tek zat demektir, çünkü diğeri tesirsizdir, ikinci duruma göre, nizam bozulur, eğer ikisinin anlaştıklarını düşünürsek, buna imkân yoktur. Zira iki kişi bir şey üzerinde anlaştıklarında üzerinde anlaşma sağlanan fikir mutlaka taraflardan birine aittir ya da taraflardan biri diğerinin isteğini kabul etmek zorunda kalmıştır. “Kaptan çoğalınca gemi batar” atasözünde buna işaret vardır. Bu konu Kur’ân’da şöyle, anlatılmıştır:

"Eğer, yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki, Arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir. Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; zira O‘nu sorguya çekecek biri yoktur, onlar ise sorguya çekileceklerdir." [2]

Bu âyetler, Allah'ın birliğini gösteren en güçlü delillerden birini ortaya koymaktadır ki, bu delil, âlemin nizamıdır. Gerçekten, birden fazla ilâh olsaydı, bunlar ya birbiriyle anlaşırlardı veya anlaşamazlardı. Birbiriyle anlaştıkları, beraberce aynı şeyi yaptıkları, yarattıkları âleme beraberce nizam verdikleri takdirde, ya biri diğerine muhtaç olurdu –ki, muhtaç olan ilâh olamaz– veya yardıma muhtaç olmazdı ki, bu durumda da diğerinin varlığı gereksiz olurdu. Şu halde Allah birdir. Öte yandan, eğer bu ilâhlar birbirleri ile anlaşamazlar, birinin yaptığına ve yarattığına diğeri karşı çıkarsa, o zaman da âlemde nizamdan eser kalmazdı. Âyette de buyurulduğu gibi, «Yer ve gök bozulup giderdi.» Halbuki âlemde eşsiz bir nizam mevcuttur. Şu halde Allah vardır ve birdir.

 

b) Sıfât-ı Sübûtiyyeler Sekiz Tanedir:

1 — Hayat

Hayat, dirilik, diri olmak demektir. Diri olana «hayy» denir. Hayy'ın zıddı meyyit yani ölüdür, fakat O'nun diriliği öyle bir diriliktir ki, bizim diriliğimize asla benzemez. Çünkü bize diriliği veren O'dur. Bunun için O'nun diriliği bizimki gibi geçici değil, ezelî, ebedî bir diriliktir. Gerçekten diri olan ancak O'dur. Ondan başkasındaki dirilik geçicidir. Zira Allah'tan başka bütün diriler zamanla yok olacaktır.

2 — İlim

İlim, bilmek, her şeye vâkıf olmak demektir. İlmin zıddı cehildir, yani bilgisizliktir ki, Allah bundan münezzehtir. Allah Te‘âlâ ilim sıfatıyla muttasıftır, âlimdir, O'nun bilgisi ezelî ve ebedîdir. Hiç bir zerre O'nun ilminin dışına çıkamaz. O'nun ilmi ve âlimliği öyle bir sıfattır ki, onunla olmuş ve olacak her şey zatına malûm olur. Bizdeki bilme melekesini yaratan bize ilmi veren O'dur.

3 — İrâde

İrâde, dilemek ve seçmek sıfatıdır. Allah irâde edicidir, dilediği şeyi irâde eder ve yaratır, irâde etmekte tamamen serbesttir. O'nun için irâde ettiği şeyi yapamamak diye bir şey yoktur. Bizdeki iradeyi O yaratmıştır. Allah, fâil-i muhtardır, bütün işlerinde hür ve serbesttir. O'nun iradesinin taallûk ettiği her şey mutlaka var olur.

4 — Kudret

Kudret, kâdirlik ve kadir olmak sıfatıdır. Kudretin zıddı acizdir. Allah Te‘âlâ âciz olmaktan katiyetle münezzehtir. Allah dilediğini dilediği anda yaratır veya yok eder. Hiç bir kuvvet O'na tesir edemez, çünkü bütün kuvvet ve tesirleri yaratan O'dur. O'nun zatına mahsus olan kuvvet ve kudreti ezelî ve ebedîdir.

5 — Semi'

Semî’, işitme sıfatıdır. Allah Te‘âlâ semi'dir, yani işiticidir. Bütün sesleri ve sözleri işitir. Bize işitme melekesini veren O'dur. Allah'ın vasıtasız olan işitmesi ezelî ve ebedîdir.

6 — Basar

Basar görme sıfatıdır. Allah Te‘âlâ basîrdir, her şeyi görür ve tanır, bizdeki görmeyi O yaratmıştır. O'nun görmesi ve işitmesinde -bizim görmemizde ve işitmemizde olduğu gibi- bir takım şartlar ve vasıtalar yoktur. Meselâ bir insanın görmesi, muayyen şartların gerçekleşmesi ile meydana gelir. İnsan ancak muayyen mesafe ve muayyen ışıkta görebilir, mesafe çok uzak veya çok yakın olsa göremez.

İnsanın işitmesi de öyledir, insanın kulağı, firekansı çok düşük veya çok yüksek sesleri işitmez. Allah Te‘âlâ, mahlûkatına has olan bu çeşit sebeb ve şartlardan münezzehtir. O, bizatihi basîr ve semî' olup görmesi ve işitmesi ezelîdir.

7 — Kelâm

Kelâm, konuşma sıfatıdır. Allah Te‘âlâ mütekellimdir. Lâkin O'nun kelâmı, bizim kelâmımız gibi ses, harf ve lâfızlardan meydana gelen bir kelâm değildir. Allah, kelâm sıfatı ile muttasıftır. Bizdeki konuşma melekesini yaratan O'dur. O'nun kelâmı, sessiz ve harfsiz konuşulan kelâmı nefsî gibidir.

8 — Tekvin

Tekvin, icat etme, meydana getirme sıfatıdır. Allah Te‘âlâ mükevvindir, zira bir şeyi yaratmak isteyince «KÜN» emrini verir, dilediği şey derhal meydana gelir. “Kün”, ol demektir.

 

2. MELEKLERE İMAN

Meleklerin varlığını bize peygamberleri vasıtasiyle Allah Te‘âlâ bildirmiştir. Melek, cism-i lâtif-i nuranî (yani nur ve ışık gibi bir varlık) diye tarif olunur. Diğer canlılar gibi melekler de Allah'ın mahlûkudur. Vazifeleri, Allah'a kulluk ve O'nun verdiği emirleri noksansız yerine getirmektir. Meleklerin mahiyeti ve sayısı bizce malûm değildir, ancak bazılarının isimleri ve vazifeleri bildirilmiştir ki, şunlardır:

1) Cebrail aleyhisselâm. Vazifesi, peygamberlere vahiy getirmek.

2) Mikâil aleyhisselâm. Vazifesi, yağmur yağdırmak gibi insanların yaşamaları için zarurî olan işlere bakmak.

3) Azrail aleyhisselâm. Vazifesi, ruhları kabzetmek. Kur’ân'da adı «Melekü’l-mevt» (ölüm meleği) olarak geçer.

4) İsrafil aleyhisselâm. Vazifesi, Mahşerde Sûr üfürmek.

Sûr, öttürülecek bir borudur. İnsanların kabirlerinden kalkıp Mahşer yerinde toplanmalarını sağhyacak olan bu boruyu, israfil aleyhisselâmın öttüreceği bildirilmiştir, öttürmek yerine üflemek, üfürmek tabirleri de kullanılmıştır. Bunun mahiyet ve keyfiyyetini ancak Allah bilir.

5) Kirâmen kâtibin melekleri. Kur’ân'da zikredildiğine göre bu melekler, insanların sağ ve sol omuzlarında bulunurlar. Sağdakiler hayırları, iyi amelleri, soldakiler de şerleri, kötü amelleri yazarlar.

Bunlardan başka Arş'ı taşıyan melekler, rahmet melekleri diye adlandırılan melekler vardır. Meleklerin varlığına inanmak imanın ikinci esasıdır. Çünkü meleklerin varlığı Kur’ân'da zikredilmiştir. Kur’ân'da zikredildiği için inkârı küfür olur. Meleklere iman, cinlerin ve şeytanların varlığına inanmayı da içine alır. Cinlerin ve şeytanların varlığı da Kur’ân ile sabittir.

 

Cin ve Şeytan

Kur’ân-ı Kerîm'de meleklerden başka cinler ve şeytanlar da geçer. Kur’ân'ın 72. Sûresi olan Cin Sûresi’nde bildirildiğine göre Cinlerden bir gurup peygamberimize gelerek iman etmişler ve müslüman olmuşlardır.

Cinlerden bir taife oldukları söylenen şeytanlar ise, iman etmemiş âsi mahlûklardır. Kur’ân'ın pek çok yerinde şeytandan söz edilir ve onların, insanlara kötülük telkin eden mahlûklar oldukları anlatılır. Şeytanların başı İblis (aleyhillâne) Âdem babamıza cephe almış ve ondan sonra da onun nesli Âdem'in nesline musallat olmuştur.

Meleklerin varlığına iman etmek şart olduğu gibi cin ve şeytanların mevcut olduklarına iman etmek de şarttır. Çünkü onların mevcut olduklarını Kur’ân haber veriyor. Kur’ân'ın haber verdiği şeylere inanmak imanın şartlarındandır. Cinleri ve şeytanları inkâr edenler, Kur’ân'ın verdiği haberi inkâr etmiş olacaklarından münkir sayılırlar. Binaenaleyh onların da Allah'ın mahlûkları olduğuna İnanmak imanın ikinci esasına dâhildir.

Kur’ân'da ve hadislerde anlatıldığına göre cinler, şeytanlar ve melekler, insanın içine, kalbine nüfuz eden varlıklardır. Bunun ne demek olduğu yani mahiyet ve keyfiyeti hakkında yeterli" bilgiye sahip değiliz. Ancak -gerçeği Allah bilir amma- akla şöyle bir izah tarzı geliyor: Melek cism-i lâtif-i nûrânî diye tarif edilmiştir ki, bundan meleklerin nurdan yaratıldıkları anlaşılmaktadır.

Cin ve Şeytan ise cism-i lâtif-i nârânî, diye tarif edilmiştir. Bundan da cin ve şeytanların ateşten veya ısıdan veya ışıktan yaratıldıkları anlaşılır. İnsan ise topraktan yaratılmıştır. Nitekim Kur’ân'da anlatıldığına göre Âdem'e secde etmekle emrolunan iblis bunu reddetmiş ve "kendisinin ateşten yaratıldığını, bu itibarla topraktan yaratılan Âdem'e secde etmesinin haksızlık olacağını" öne sürmüştür. Kur’ân'da bu olay şöyle anlatılır: [Andolsun ki, sizi biz yarattık. Sonra size biçim verdik. Sonra da meleklere «Âdem'e secde ediniz!» dedik, İblis hariç Melekler derhal secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı. Rabbı İblise sordu: «Emrettiğimde secde etmene engel olan neydi» dedi. İblis; «Ben ondan daha hayırlıyım, çünkü beni ateşten, onu topraktan yarattın» dedi.][3]

Demek oluyor ki, ortada insanın yaratıldığı 100 küsur elementten oluşan toprak yani madde, cin ve şeytanın yaratıldığı ateş yani ısı, meleklerin yaratıldığı nur yani ışık üçlüsü var. Buna göre ısı ve ışığın maddeye nüfuz etmesi meselesi ortaya çıkıyor. Yani Şeytan ısı gibi bir güç, melek de ışık gibi bir güç.; Her iki güç de maddeye yani insana nüfuz ediyor ve mahiyetini ancak Allah'ın bildiği tesirleri icra ediyor. Bu itibarla aklımıza gelen kötülüklerin şeytandan, iyiliklerin de melekten geldiği anlatılıyor. Belki de bunlar müsbet ve menfî kutuplardır. Bu kutupların işaret ettiği istikamete gidip gitmeme elbette insanın elindedir. Çünkü Allah hem akıl vermiş, hem de peygamberler göndermiştir.

Gerçek ne olursa olsun cin ve şeytanlar da Allah'ın mahlukudur. Bize düşen onların varlığına inanmak, kötü telkinlerinden Allah'a sığınmak ve kötülüklerden kaçınmaktır.

 

3. KİTAPLARA ÎMAN

Allah tarafından peygamberleri vasıtasiyle gönderilen ve ilâhî sözleri ihtiva eden kitaplara «Semavî kitaplar» veya «Mukaddes kitaplar» denir. Bu kitapların Allah tarafından gönderildiğine, tahrife uğramamış aslî sözlerinin Allah kelâmı olduğuna îman etmek müslüman olabilmenin üçüncü şartıdır. Semavî kitaplar, dördü büyük kitap, yüzü suhuf yani risaleler olmak üzere 104 tanedir.

Büyük kitaplar Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerîm'dir. Bunlardan:Tevrat Hz. Musa'ya, Zebur Hz. Davud'a, İncil Hz. İsa'ya, Kur’ân da Hz. Muhammed Aleyhimüsselâma gelmiştir.

Suhuf, sahifenin çoğuludur. Bunlardan on sahife Hz. Âdem'e, elli sahife Hz. Şît'e, otuz sahife Hz. İdris'e, on sahife de Hz. İbrahim Aleyhimüsselâm'a gelmiş olduğu rivayet edilir.

Kur'ân'dan önce gelen büyük kitaplar ve sahifeler Kur’ân'la neshedilmiştir. Yani bu kitaplardaki hükümler Allah tarafından iptal edilmiş, yerlerini Kur’ân âyetleri almıştır. Esasen onların ahkâmından lüzumlu ve faydalı olanlar zaten Kur’ân'da zikredilmiştir. Biz müslümanlar bu kitapların tahrif edilmeden önceki asıllarına inanır, sadece Kur’ân'la amel ederiz.

Kur’ân-ı Kerîm, Allah tarafından peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.)'e indirilmiş ilâhî sözlerdir. Kur’ân'ın hiç bir harfinde ve harekesinde noksanlık ve ziyadelik yoktur. Zira Kur’ân indiği anda sağlam bir şekilde iki yoldan derhal tesbit edilmiştir.

1) Yazı ile tesbit: Gelen âyetler, gelir-gelmez derhal peygamberin emri ile bizzat kendi kontrolü altında adetleri kırka yaklaşan vahiy kâtiplerine yazdırılmıştır.

2) Hıfz, yani ezberleme yolu ile tesbit: Peyderpey (aralıklarla) gelen âyetler ashab-ı kiram tarafindan hararetle ezberlenmiştir. 23 sene gibi uzun bir zamanda ve tedricen inmiş olan Kur’ân-ı Kerîm, hiç bir şeyi noksan olmaksızın bu iki yol ile tesbit ve muhafaza edilmiştir.

İnsanlığın muhtaç olduğu hukuk ve kanunların asılları ve en mühim esasları Kur’ân'da mevcuttur. Kur’ân'ın tamamına inanmayan, emirlerini tutmayan hakikî müslüman sayılmaz. Kur’ân'ı Öğrenmek, en azından namazlarda okuyacak miktarda ezberlemek, gücü yettiği kadar mânâsını Öğrenmek her müslümanın üzerine farzdır. Kur’ân Allah kelâmı olduğundan zaruret olmadıkça abdestsiz tutulmaz. Zaruret halinde dua kasdile Kur'ân’ı abdestsiz tutmak ve okumak caizdir. Müslüman, saygısından dolayı Kur’ân'ı abdestsiz tutmaz. Bu hüküm Müslüman içindir. Gayr-i müslimler Kur’ân’ı okurlar. Onlar Kur’ân’ı okumakta serbesttirler. Zira Kur’ân bir hidayet kitabıdır. Bütün insanlığı doğru yola çağırır. Kur’ân’ın tefsir ve tercemeleri abdestsiz tutulur ve okunur.

Kur’ân ibadette, yani namazda ancak Allah tarafından gönderilen arapça lâfızlarıyle okunur. Tercüme ve tefsiriyle ibadet etmek sureti kat'iyyede caiz değildir. Bunun aksini iddia etmek müslümanlığı bozmak olur. Buna kimsenin hakkı yoktur. Akıl ile din icat edilemez. Kur’ân'ın kendine has bir okunuşu vardır. Bunun için okurken tecvid kaidelerine riayet etmek gerekir. Kur’ân bir hukuk nizamı olduğu kadar aynı zamanda bir iman, aşk, sevgi ve hoşgörü kaynağıdır. Ondaki derin mâna, eşsiz tesir buradan gelmektedir. Onun zevkine varabilmek için, onu akıl eliyle gönül kucağına basmak, onunla hemdem olmak lâzımdır.

 

4. PEYGAMBERLERE ÎMAN

Peygamberler, Allah'ın elçileridirler. Kullarına doğru yolu göstermeleri için Allah insanlar arasından onları seçip göndermiştir. Vazifeleri Allah'ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmektir.

Peygamberler de birer insandırlar. Ancak, yaratılışları, kabiliyetleri ve gördükleri vazifeler bakımından diğer insanlardan farklıdırlar. Vazifeleri icabı olarak peygamberlerin, diğer insanlarda bulunmayan bazı hususiyetleri ve sıfatları haiz bulunmaları gerekmiştir. Bunun içindir ki, peygamberler her türlü güzel sıfatları hâiz olarak yaratılmışlardır. Böylece peygamberlerin her biri, insanlık için birer kemal, hidayet ye ulvîlik örneğidir. Peygamberlerde bulunması gereken sıfatlar şunlardır: Sıdk, emânet, fetanet, ismet, tebliğ-i şeriat.

 

Peygamberlerin Sıfatları

1) Sıdk: Sıdk, doğruluk ve doğru olmak demektir. Peygamberler, her türlü iş, hareket ve davranışlariyle doğruluk ve olgunluk numûnesidirler. Sıdkın zıddı kiziptir, yani yalancılıktır, peygamberlerden asla yalan sâdır olmaz. Onlar, yalandan uzak, dosdoğru kimselerdir.

2) Emânet: Emânet, itimat ve güven demektir. Peygamberler, gerek peygamberlik vazifelerinde, gerek diğer hususlarda emin, itimada şayan, güvenilir kimselerdir. Emânetin zıddı hiyanettir. Peygamberlerde asla hâinlik bulunmaz.

3) Fetanet: Fetanet, kuvvetli görüşe, fevkalâde zekâya sahip bulunmaktır. Peygamberler, her bakımdan yüksek zekâ ve üstün kabiliyete sahiptirler. Onlarda asla gaflet ve anlayışsızlık bulunmaz, en çetin meseleler karşısında bile akıllı ve ağırbaşlıdırlar.

4) İsmet: İsmet, Allah Te‘âlâ'nın peygamberlerini her türlü sapıklık, günah ve masiyetten koruması demektir ki, bu himayenin neticesi olarak peygamberler ma'sumdurlar. Gizli aşikâr her türlü günah ve noksanlıktan tamamen beridirler. Bilhassa dine ait hususlarda peygamberlerden asla hata sâdır olmaz, çünkü devamlı bir şekilde Allah'ın riâyeti altındadırlar.

5) Tebliğ-i Şeriat: Tebliğ-i şeriat, Allah tarafından kendilerine bildirilmiş olan dinî emir ve yasakları, hukukî ve ahlâkî kaideleri, hiç bir şey ziyade etmeden veya noksanlaştırmadan aynen olduğu gibi insanlara duyurmak demektir. Nitekim peygamberler, kendilerine indirilen emir ve yasakları Allah'ın inayetiyle, noksansız ve ziyadesiz olarak kemâli cesaret ve feragatle insanlara tebliğ etmişlerdir. Onlar, kendilerine indirilen dinî esaslardan bazılarını gizlemek veya kendi yanlarından bir şeyler eklemek gibi kötü davranışlardan uzaktırlar.

 

Mûcize

Allah Te‘âlâ peygamberlerine, Allah tarafindan gönderil-miş elçiler olduklarını isbat etmek sadedinde yaşadıkları devirlerin icabatına göre mûcizeler vermiştir. Mûcize, hiç bir şekil ve surette insanlar tarafindan yapılamayan harikulade iş, hareket ve davranışlardır. Her peygamberin kendine has bir mûcizesi vardır. Hz. Musa'nın sihirbazları bertaraf eden asası, Hz. isa'nın Ölüleri diriltmesi, Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa'nın Kur’ân-ı Kerîm'i birer mûcizedir.

Peygamberler, yaptıkları işlere ve gördükleri vazifelere göre «Nebi» ve «Resûl» olmak üzere iki guruba ayrılırlar. Resûllük sıfatını hâiz olanlarda nebîlik de vardır. Hem resûl, hem nebi olan peygamberlere «Ülü’l-azm» peygamberler denir. Bunlar Allah tarafından getirip tebliğ ettikleri emir ve yasakları tutmayanlar hakkında icra ve tenfiz selâhiyetini hâiz olanlardır. Meselâ Hz. Nuh, Hz. ibrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve bizim peygamberimiz Hz. Muhammed gibi.

Nebî, belli bir kavme gönderilen, müstakil şeriat getirmeyip kendinden önce gelmiş bir peygamberin şeriatını tebliğ ve tavsiye eden peygamberdir. Vazifesi, irşadı için gönderildiği kavmi Allah yoluna çağırmaktır. Nebî, davetini kabul etmeyip karşı gelenlere harp ilân etmez. Fakat dilerse âsi kavmin helaki için Allah'a niyazda bulunur ve duası kabul olunur. Resûle gelince, onun durumu Nebiden farklıdır. Resûl, getirdiği dini kendilerine tebliğ ettiği kimseler eğer kabul etmeyip karşı koyarlarsa onlara harp ilân eder, suçluları getirdiği dinin ahkâmı ile cezalandırır. Bu itibarla Resûl vasfını haiz peygamberler aynı zamanda devlet idaresini de üzerlerine almışlardır.

Peygamberlerin sayısını ancak Allah bilir. Kur’ân'da adı geçen peygamberlerin sayısı 28 tanedir. Ancak bunlardan üç tanesi hakkında ihtilâf vardır, âlimlerin çoğu o üçünün velî olduklarını söylemişlerdir.

Kur’ân'da adı geçen peygamberlerin isimleri şunlardır:

1- Âdem, 2- İdris, 3- Nuh, 4- Hûd, 5- Salih, 6- İbrahim, 7- Lût, 8- İsmail, 9- İshak, 10- Yakub, 11- Yusuf, 12- Eyyub, 13- Şuayb, 14- Musa, 15- Harun, 16- Davud, 17- Süleyman, 18- İlyas, 19- Elyesa’, 20- Yunus, 21- Zülkifl, 22- Zekeriyya, 23- Yahya, 24- İsa, 25- Son peygamber Muhammed Aleyhimüsselâm.

Veli oldukları söylenen üçü: 26- Üzeyr, 27- Lokman, 28- Zülkarneyn.

 

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)

Peygamberimiz, milâdî 571 senesi Rebîu’l-evvel ayının 12. gecesinde, Arabistan’ın Mekke şehrinde dünyaya gelmiş ve âlemi şereflendirmiştir. Babası Abdullah, ânâsı Amine Hatun'dur. Kureyş kabilesinin Haşim oğulları soyundandır. Ana dili arapçadır. Henüz ana rahminde iken babası vefat etmiş, yetim olarak dünyaya gelmiştir. Altı yaşında anası da vefat edince dedesi Abdulmuttali'bin himayesine girmiştir. Sekiz yaşında iken dedesi de ölmüş ve onun vasiyeti üzerine amcası Ebû Tâlib'in himayesine girmiş, 25 yaşına kadar amcasının yanında kalmış, 25 yaşlarında iken Hatice validemizle evlenmiştir. Bu evlilik hayatı, Hz. Hatice’nin vefatına kadar devam etmiştir.

Resûlullah cahiliyet devrinde Hz. İbrahim'den kalma bir akide olan hanîf dini üzere yaşar, hanîfiliğin icabatından olan ibadetleri yapardı. Her Ramazan ayında Hira dağındaki mağaraya gider, orada yalnız başına günlerce ibadet ederdi. Kırkıncı yaşını idrak ettiği sene ayni minval üzere Hira mağarasına gitmişti, işte o sene ilk olarak kendine Cebrail geldi. Kur’ân'ın «Oku!» emri ile başlayan İkra' Sûresi’ni getirdi. Böylece Allah tarafından insanlığa peygamber olarak seçilmiş oldu. O andan itibaren insanlık tarihinde yepyeni bir devir açıldı. İslâm güneşi, karanlıklara gömülmüş bulunan cihanı aydınlattı.

Resûlullahın peygamberlik müddeti 23 sene kadar sürdü. 13 sene Mekke, 10 sene kadar da Medine'de insanları Allah yoluna çağırdı. İnsanlığın en büyük ve ebedî kanunu Kur’ân'ı vahiy olarak telâkki etti ve vahiy kâtiplerine yazdırdı. Cihan tarihinde bir daha benzeri gelmeyecek olan İslâm dinini insanlara tebliğ etti. İlk İslâm devletini kurdu. Beşeriyetin hukuk tarihinde çok mühim bir başlangıç sayılan, Medine site devleti andlaşması diye bilinen, Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında yapılan ilk yazılı anayasayı ilân etti. O hayatta iken Arap yarımadası İslâm’ı kabul etti ve İslâm orduları büyük zaferler kazandı. Nihayet milâdî 632 senesinde 63 yaşında olduğu halde bekā âlemine göçtü. Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun! O'nun kavlî, fiilî ve takriri sünneti Kur’ân'ı anlamakta bizim için en önemli kaynaktır.

 

 

5. ÂHİRET GÜNÜNE ve ÖLDÜKTEN SONRA YENİDEN DİRİLMEĞE ÎMAN

İnsanın, ilk olarak yaratılışından itibaren ebedî hayat evi olan Cennet yahut Cehenneme ulaşıncaya kadar geçirmiş olduğu merhaleler şunlardır:

1) Yokluk âleminden varlık âlemine geçiş demek olan ilk yaratılış, Hz Âdem'in topraktan yaratılması.

2) Hz. Âdem'e eş olan Havva'nın yaratılması, sonra iki cinsin birleşmesi ile vücut bulan ilk üreme nizamı ve ondan sonra normal düzen içinde üreyecek olan insan neslinin baba sulbünde bulunuşu.

3) İnsanın ana rahmine intikali, orada dokuz ay on gün kalması ve canlanma, devri.

4) Doğuş ve dünya hayatı.

5) Ölüm ve kabir hayatı.

6) Yeniden dirilme ve mahşerde toplanarak hesap verme merhalesi.

7) Her insanın, dünyadaki amellerine ve işlerine göre Cennete yahut Cehennem'e girmesi veya A'raf ta kalması.

Yedinci merhale insanlığın gidişi için son duraktır. Zira orada seyahat sona erecek, o zaman gerçekten kazananlarla kaybedenler belli olacaklardır. İşte âhiret gününe iman etmenin mânâsı, Ölümle başlayan geçitten sonraki merhalelerin hepsine iman etmek demektir.

Ahirete iman ifadesinin içine aldığı meseleler

1) Kabirde münker ve nekir meleklerinin insanı sorguya çekeceklerine inanmak.

2) Kabir azabının, yahut safasının hak olduğuna inanmak.

3) Kabir hayatının sona ereceğine ve yeniden dirilmeğe iman etmek.

4) Mahşerde insanların toplanacağına inanmak.

5) Her insanın Allah huzurunda hesap vereceğine inanmak.

6) Mizan diye bilinen bir terazinin içinde amellerin tartılacağına, iyi amellerin kötü amellerden ayırt edileceğine inanmak.

7) Sırat Köprüsünün hak olduğuna inanmak. Bunun mânâsı, herkesin hesabı görüldükten sonra köprüye benzetilen bir yerden geçerek cennet veya cehenneme gitmesidir. Yoksa dünyadaki gibi bir köprü değildir.

8) Ahiret âleminde “A‘raf” diye adlandırılan bir yerin bulunduğuna inanmak.

9) Cennet'in hak olduğuna, orada hurilerin, gılmanların ve sonsuz nimetlerin bulunduğuna inanmak.

10) Cehennem'in hak olduğuna, orada gayet yakıcı bir ateşin ve her türlü azap vasıtalarının bulunduğuna inanmak.

Ahiret gününe imanın mânâsı, bu saydıklarımızın hak olduğuna inanmaktır. Ahiret hayatının hak olduğuna ve mutlaka vuku' bulacağına en kesin delil, şu zamana kadar geçirdiğimiz merhalelerin hak olmasıdır. Biz şimdi yolculuğun tam ortasında bulunuyoruz. Bunları bize, bizi yaratan, besleyip büyüten, öldüren, öldükten sonra tekrar diriltecek olan Allah Te‘âlâ, Cibrili Emin vasıtası ile sevgili habibine göndermiş olduğu Kur’ân'ında haber veriyor. İnsanlar âhiret gününe inansalar da inanmasalar da mutlaka kıyamet kopacak, herkes mahşerde toplanacaktır. Akl-ı selim sahipleri bunda şüphe etmezler. Allah'a, Peygamber'e, Kur’ân'a inandıktan sonra, âhiretin tamamına inanmak zaten tahakkuk etmiş demektir. Çünkü âhiret gününü bize haber veren ve izahını yapan Allah'ın Kitabı Kur’ân ve Resûlü Muhammed aleyhisselâm'dır.

Rivayet edildiğine göre, “her şeyi var eden de yok eden de zamandır” diyen inanca sahip bir dehrî müşrik, Hz. Ali efendimize sorar:

— Ey Ali, bakıyorum, namaz kılıyor, oruç tutuyor, hac ediyor, zekât veriyorsunuz. Dinin emrettiği daha bir çok vazifeleri yapıyor ve diyorsunuz ki öldükten sonra ikinci bir hayat vardır; orada herkes bu dünyadaki işlerinden hesap verecektir. Her insan orada buradaki amellerine karşılık alacak, sonunda ya cennete gidecek veya cehenneme. Ben bunların hiç birine inanmıyorum. Aramızda ne fark var? İşte sen de yaşıyorsun bu dünyada ben de. Öyleyse sizin bu kadar çabanız nedendir?

Hz. Âli efendimiz bu sözleri sükûnetle dinledikten sonra şöye cevap verir:

— Farzet ki öldükten sonra dirilmek yok. Ol vakit ben bu yaptıklarımdan ne kaybederim? Çünkü benim yaptığım dinî vazifelerin benim için şu günlük hayatımda bile bir takım faydaları var. Çünkü İslâmiyet bana insan olarak yaşamayı, iyiliği emrediyor. Fakat yâ Öldükten sonra dirilmek varsa, huzur-i ilâhide hesap vermek icab ederse ol zaman senin halin nice olur?

Biraz düşündükten sonra müşrik:

— Evet, yâ Ali! Yâ âhiret varsa?.. Öldükten sonra yeniden dirilir Allah'ın huzuruna çıkarsam o zaman benim halim nice olur?... der. Ve derhal iman eder. Böylece aklını ve zihnini örten karanlıklardan, küfür ve sapıklıktan kurtulur hidayet nuruna, aydınlığına kavuşur. Bu kıssa bilhassa inkârcıları düşündürmelidir.

 

6. KAZA ve KADERİN; HAYIR ve ŞERRİN ALLAH'IN YARATMASIYLA OLDUĞUNA ÎMAN

Kâinatın hālıkı Allah Te‘âlâ'dır. Bütün hareketler O'nun kudretinin eseridir. O'nun kudreti olmaksızın hiç bir varlık hareket edemez. Hayrı ve şerri yaratan O'dur. Bunun mânâsı, Allah Teâla kullarını, iyi işler yapmağa muktedir eylediği gibi kötü işleri yapmağa da muktedir eylemiştir. Bunlara ilâveten insana bir de dilediği hareketi seçme serbestisi vermiştir ki, buna «irade-i cüz'iyye» denir.

Herkes, yaptığı iş, hareket ve davranışlarından mesûldür, çünkü herkesin elinde irade-i cüz'iyyesi (yapacağı işleri seçme kudreti) vardır. Hiç bir kimse yaptığı işin hālıkı, yani Yaratıcısı değildir. Zira her şeyi yaratan Allahtır. İnsan sadece yapabildiğini yapmağa muktedir kılınmış bir mahlûktur. Biz insanlar, yaptıklarımızı kendi arzumuzla seçerek yapmış olmamız ve bir sonuç almamız bakımından «fâil» yani kâsibiz. Aslında yaptıklarımızın yapılmış olması Allah’ın bize verdiği kudretledir. Biz yapıcı ve kazanıcıyız. İşleri ve amelleri son kertede Allah yaratır, insanın yaratmağa gücü yetmez. Halbuki Allah istediği her şeyi istediği anda yaratır. İşte böylece kaza ve kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman etmek müslüman olmanın şartlarındandır.

Allah Te‘âlâ'nın her hangi bir şeyi ezelde dilemiş olmasına «KADER» denir. Zamanı gelince Allah'ın iradesinin tecelli etmesine ve dilenen şeyin vücuda gelmesine de «KAZA» denir. Kısaca kader, Allah'ın ezeldeki ilim ve iradesi, kaza ise irade edilen şeyin zamanı gelince vukua gelmesidir.

Müslümanlar arasında hayli yaygın olan «Sen işine bak. Allah ne dilerse o olur.» sözü; Belki küllî irade bakımından doğru, fekat cüz'î irade bakımından yanlıştır. Çünkü bu şekilde düşünüp, davranmak, İslâm’ın tasvip etmediği tenbelliğe müncer olabilecek bir kuru tevekküle varabilir. Bu konuda örnek alınacak sözler Hz. Ömer'den rivayet edilen şu vecizelerdir:

«Gökten altın gümüş yağmaz. İlk önce çalış, sonra mütevekkil ol. Allah'tan iste.» «Deveni sağlam kazığa bağla, sonra Allah'a mütevekkil ol.»

Takatimiz yettiği kadar çalışacağız, bütün tedbirleri aldıktan sonra ancak Allah'a mütevekkil olacağız. Bu konuda bizim örneğimiz, yüce Peygamberimizdir. Biliyoruz ki, O hiç durmadan çalışmış, hayati boyunca mücadele ve mücahede etmiştir. Bilhassa harplerde düşmana karşı mevcut imkânlarıyla karşı koymuş, hiç bir zaman çalışma ve tedbiri bırakıp zaferi Allah'tan beklememiştir. Bu mevzuda bize en güzel örnek O'nun hayat anlayışıdır.

[1] İbni Mâce, I, 81.

[2] El-Enbiyâ/23.

[3] Sâd/71-76.

Benzer Konular

ÇAĞIMIZIN AHLAK BUNALIMI VE ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

24-26 Nisan 2009 / İstanbul Topkapı-Eresin Hotel'de İslami İlimler Araştırma Vakfı tarafından gerçekleştirilen Çağımızın Ahlâk Bunalımı ve Çözüm Arayışları konulu Milletlerarası Tartışmalı İlmî Toplantı açılış konuşmasının Türkçe ve İngilizce metinlerinin tamamı için TIKLAYLINIZ.

HARAM KAZANÇ

Deriz ki, haram mal veya haramlardan gelen bir kazançla kurban kesilir. Zira kurban bir hayırdır, bir sadakadır. Bu konuda genel kaide, haram yerden elde edilen mal vs. mümkünse sahibine iade edilir. Şayet sahibi bilinmiyorsa sadaka olarak verilir. Devlete intikal ederse o da sadaka sayılır. Zira devlet amme hizmeti görmektedir. Haram karışan veya haram şüphesi taşıyan mallardan şüphe edilen miktarın hayra verilmesiyle o mal temizlenmiş olur. Verilmemiş zekâtlar da ana sermaye içinde haram mal gibidir. Zira zekât miktarı kadar mal başkasına aittir.

İBADET ve MÜESSESE OLARAK ZEKAT

Giriş, Zekat ve sadakanın manası, fakirlik problemi, zekatın tarihçesi, zekatın dindeki yeri, müessese olarak zekat, Zekat mükellefleri, zekata tabi mallar, zekatı farz olan malın şartları, Zekata tabi mallar, Zekatın sarf yerleri ve teslim usulü, Zekatın toplanması ve dağıtımı Fert ve cemiyet hayatında zekatın yeri ve önemi, Fıtır sadakası ve zekatın dışındaki mali mükellefiyetler bu eserde ele alınmıştır.