Hocaların Hocası: ALİ ÖZEK

18 Agustos 2006

Hocaların Hocası:

ALİ  ÖZEK

 

          Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin İstanbul- Bağlarbaşı’ndaki muhteşem camiinde Cuma namazı kılmanın ayrı bir zevki vardır.. Klasik Osmanlı mimarisi tarzında inşâ edilen İlahiyat Camii’nin, daha ilk bakışta dış görünüşüyle sizi etkileyen ve kendisine çeken bir câzibe taşıdığını fark eder ve burada bir vakit de olsa namaz kılmaya söz vermekten kendinizi alamazsınız. Caminin içine girdiğinizde ise, göğsünüzde bir ferahlık, ruhunuzda bir dinginlik, kalbinizde bir mutmainlik hissedersiniz. İstanbul’un Anadolu yakasında yaşayanlar, genellikle ‘Cuma’yı  İlahiyat’ta kılalım’ diyerek haftalık görüşmelerini bu güzel mekanda gerçekleştirirler. Namaz öncesinde Fakültenin birbirinden değerli hocalarının va’z ü nasîhatını dinler; namazdan sonra da geniş avluda ayaküstü öbek öbek gruplar oluşturup birbirlerinin hal-hatırlarını sorarlar.

Ali Özek Hoca’yı, Yüksek İslâm Enstitüsü Müdürlüğünü deruhte ettiği sıralarda inşâsını başlatıp tamamlattığı İlahiyat Camiindeki içtenlikli Cuma vaazlarından hatırlarım. Başkanlığını yaptığı bir heyetin (Hayreddin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadreddin Gümüş) hazırladığı Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi ise, sürekli elimin altında bulundurduğum birkaç meâlden biridir. Bizim kuşak,  Hoca’nın telif ettiği  Hadis Ricâli,  İslâm’da Niyet, İslâm’da İbadet/İlmihal vd. eserleri ile Arapça’dan dilimize kazandırdığı  Muhammed Kutub’un  İslâm’ın Etrafındaki Şüpheler ve İslâm Terbiye Metodu,  Abdullah Draz’ın İslâm Hakkında Bazı Görüşler, Abbas Mahmud el-Akkad’ın Hz. Ebû Bekir’in Şahsiyeti ve Dehâsı… gibi kitaplarını okuyarak yetişmiştir.  İmam Ebû Yusuf’un  Kitâbü’l-Harac çevirisi ise köşe taşı eserler arasındadır…

Hayfâ ki,  zâtı âlîleri ile yakînen tanışıp  yüz yüze sohbet etmek ancak  2003’ün son günlerinde nasip olabildi…

 

Elmalı’dan  Almatı (Almalı)’ya

 

Ali Hoca’yla musâhabemizi, 33 yıl önce bir grup arkadaşıyla birlikte kurduğu İslâmî İlimler Araştırma Vakfı’nın (İSAV) Fatih’teki merkezinde gerçekleştiriyoruz…

Karşımda yetmişlik bir delikanlı buluyorum; hareketli, atik, cevval… Fî-sebîlillah cehd ü gayretini hiç hız kesmeden sürdüren, yaptığı ve yapmakta olduğu faaliyetleri heyecanla anlatırken gözleri parlayan bir hizmet ehli, bir dâvâ adamı…

Ali Özek, 1932’de Muğla’nın Fethiye kazasına bağlı Doğanlar köyünde doğmuş.  Babası Hacı Şakir Bey,  annesi Nazmiye Hatun. Sülaleleri Mucuklar diye bilinirmiş. Mucuklar bölgeye Çankırı dolaylarından, oraya da Türkistan’dan gelmişler. Önce Antalya/Elmalı’nın Eskihisar köyüne yerleşmişler. Dedesi Mucuk Ali Efendi Elmalı medreselerinden mezunmuş ve köyünde medrese açmış. Doğup büyüdüğü Doğanlar köyü Muğla-Antalya-Burdur sınırının tam kesişme noktasında yer alıyormuş. Merhum   Elmalılı Hamdi’nin köyü  Yazır da köylerine çok yakın ama Burdur’a bağlı…

Kendi köyünde ilkokul olmadığından Çaltılar İlkokuluna kaydolup 1941’de bu okuldan mezun olan Ali Özek, dini bilgiler öğrenmek amacıyla Antalya’nın Kayabaşı köyüne gelmiş ve Ömer Ali Hafız’dan Kur'ân öğrenmeye başlamış. Daha sonra yaya olarak dört gün yol tepmek sûretiyle Antalya’ya geçmiş ve Kur’ân eğitimini orada sürdürerek 1944’te hıfzını tamamlamış… Hoca, ilim yolunda katlandıkları o çileli ama mutlu yılları tahassürle yâd ediyor: “Şimdi bir buçuk saate gidilen o yolu dört günde gidebilmiştik. Tabi, merkeplerin sırtına eşyalar yükleniyor, insanlar da yaya olarak yola revan oluyordu… Sonra Ömer Ali Hafız’ın, Antalya’nın kenar mahallesindeki arsasına bir ev yani mini Kur’ân kursu yapmış, Kur’ân öğrenmeye orada devam etmiştik…”

Bu arada, söz Antalya yöresinin ilim geleneğinden açılınca, fırsatı kaçırmayıp, âlimler yatağı olan Elmalı, Akseki başta olmak üzere bu kadîm ilim geleneğinin soy kütüğü hakkında bilgi sahibi olmaya çalışıyor ve sorular soruyorum. Ali Hoca, Elmalı’nın büyük bir ilim havzası olduğunu, çok sayıda medreseye sahip bulunduğunu, birçok ünlü İslâm âliminin burada yetiştiğini anlatıyor: Sinân-ı Ümmî’ler, Niyazi-i Mısrî’ler bu medreselerde okumuşlar. Elmalı’daki Sinân-ı Ümmî medresesi oldukça meşhurmuş. ‘Sadece medreseleri değil, camileri de ünlü’ diyor Elmalı’nın: ‘Mesela  Paşa Camii çok meşhur. Osmanlı şehzadesi Korkut (ki Antalya’nın bir kazasının adı da bu zâttan dolayı Korkuteli’dir) zamanında bu bölgeye çok önem verilmiş…’ Hak Dini-Kur’ân Dili isimli tefsirin müellifi merhum Hamdi Yazır Hoca’ya ‘Elmalılı’ unvanının verilmesi de bu medreselerde yetişmiş olmasından kaynaklanıyormuş…

Sohbet sırasında Ali Özek Hoca’nın önemli bir özelliğini keşfetmekte gecikmiyorum: ‘Dilci’ olması, yani yedi yıl Ezher’de okumasına ilaveten İstanbul Edebiyat Fakültesinin Arap-Fars Dilleri bölümünü bitirip doktorasını da orada tamamlamış olması hasebiyle kelimeleri, kavramları çok dikkatli kullanıyor ve zaman zaman bazı kelimelerin köklerine, etimolojik yapısına inme lüzumunu hissediyor. Mesela; ataları olan Mucuklar sülalesinden söz ederken; istitraten “alâ vezn-i buçuk, uçuk… gibi eski Türkçe bir kelimedir” izahını yapıyor. Yine, söz Elmalı’ya gelince; hemen kelimenin kökenini tahlile başlıyor ve ilginç açıklamalarda bulunuyor: “Mesela, Kazakistan’ın Almatı şehrinin adı Elmalı ile aynıdır. Kazakça’daki ‘tı’ eki, Türkçe’deki ‘lı’ eki karşılığıdır. Zaten o bölge elma’sı ile meşhurdur. Orada yetişen büyük ve çok nefis kokulu, hafif mayhoş elmanın aynısı bizim bölgede de yetişiyor. Yani Türkler Ortaasya’dan buralara gelirken kültürlerini, yer adlarını, nehir adlarını (mesela Seyhun adını Seyhan’a, Ceyhun adını Ceyhan’a vermek gibi), elma-armudunu vesairesini de getirmişler...”

Tevâfuka bakın ki, Elmalı’da ilim tahsiline başlayan Ali Özek Hoca, şimdi Almatı’da kurduğu Oku Üniversitesi’nin (University Iqra) kurucu rektörlüğünü yürütüyor; aynı şehir merkezinde ve civarında beş tane caminin yapılmasına da öncülük etmiş. Bu hizmetlerinden söz ederken hem tevazuunu, hem de teslimiyetini yansıtan sözler dökülüyor ağzından: “Bazı insanlar ‘ben düşündüm, planladım ve başardım’ derler; halbuki, hakikat başkadır: Akaid-i Nesefiye’de ‘herkes rızkını tüketir’ diye bir kaide vardır. Demek ki, orada yiyecek rızkımız varmış. Yani sizin bir yerlerde bulunup iş yapmanızı sağlayan, yönlendiren Biri var aslında. Takdir-i İlahi dediğimiz de bu… Benim Kazakistan’a gidişim de tamamen takdîr-i ilâhi… Bir şeyler vesile oldu ve kader beni çekti götürdü oraya…”

Hemen, Kazakistan macerasının nasıl başladığını soruyorum ve başlıyor heyecanla anlatmaya: “Rahmetli Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı zamanında vaki bir davet üzerine, biz bir heyetle birlikte Kazakistan’ı gezmeye gittik. Ülkenin önemli yerlerini, meselâ Yese şehrini -ki Ahmet Yesevi hazretlerinin türbesi var orda- filan ziyaret ettik, gezdik, gördük… O arada başkent Almatı’daki Müftülüğü de ziyaret ettik. Müftü Efendi bizi eski ve küçük bir camiye götürdü; ve o caminin yanında yeri kazılmış, ama henüz hiçbir şey yapılmamış yeni bir cami yeri gösterdi. Geziden döndüğümüzde vakıfta (İSAV) bir toplantı yaptık. Ben bu caminin halinden de söz ettim. Bazı işadamları, kendi aralarında para toplayıp camiye yardım etmeye karar verdiler. Paralar toplandı toplanmasına ama, oraya gidip bu işi takip edecek birine ihtiyaç var... Israrla benim üzerimde duruyorlar, ama ben o zaman İlahiyat Fakültesinde hocayım, gitmem mümkün değil.. Fakat ısrar sürdü… O sırada profesör olmam hasebiyle, konferans, ders, araştırma vb. gibi gerekçelerle üç ay maaşlı izin alarak yurt dışına çıkma hakkım vardı. Dediler ki, bu tür vesilelerden istifade edebilirsiniz… Nihayet, dayanamayıp kabul ettim… Söylediğim gibi, nasib, kader… Hani Arapça bir deyim vardır: Nasîbuke yusîbuke ve lev kâne tahte’l-bahr; yani denizin altında da olsa, nasibin gelir seni bulur…”

Ali Hoca, o gün - bu gündür, Kazakistan’a sürekli gidip gelmeye devam ediyor. Şu âna kadar 5 tane cami inşaatını organize etmiş: Almatı Merkez Camii, Esik Camii, Uzunağaç Camii, Türgen Camii ve Karakemer Camii. Bu camilerden bazılarının bir bölümü Kur’ân kursu şeklinde düzenlenmiş ve halen faaliyette. Ayrıca, Almatı Üniversitesi’nde Arapça bölümü açılmış ve Hoca’nın öncülüğünde kurulan Oku Üniversitesi’nin binası tamamlanarak önümüzdeki yıl öğrenci kaydına başlanacak hale gelmiş… Ali Özek Hoca, bütün bu faaliyetlerinden söz ederken, “indallah makbul ise” diyerek tevazu ve teslimiyetini izhar ediyor.

 

Ezher üniversitesi Yılları:

Ali Fuat Cebesoy  Revâku’l-Etrâk’ta

 

Ali Özek Hoca’nın hayatı, gerçekten renkli, ibretâmiz olaylarla dolu. Biz, Hoca’nın hayat hikâyesinden çeşitli kesitler sunmaya devam edelim:

Ali Hoca, Antalya’da hafızlık eğitimini tamamladıktan sonra, bir süre Fethiye’de Avukat Kadı Ahmet Kestepli’nin yanında çalışmış. 1946’da da İzmir’e giderek  Kestanepazarı Kur’ân Kursu’nda   Hacı Salih Tanrıbuyruğu hocadan Arapça ve dini ilimler eğitimi almaya başlamış; Molla Cami’ye kadar gelmiş. Bu arada ortaokulu da orada iken (Karataş Ortaokulu) bitirmiş.

Ve Ali Özek’in ilim aşkı, 1950’de onu Mısır/Ezher’e kadar sürüklemiş. Mısır’a gitmek elbette kolay olmamış. Bu maceralı Mısır yolculuğunu kendisinden dinleyelim: “O yıllarda hac serbest olmuştu ve gemiyle gidilebiliyordu.. Biz hacca gitmek için müracaat ettik; ama niyetimiz Mısır’a gitmek.. Bürokraside etkili Halk Partili bir büyüğümüz vardı, Hacı Raif Bey isminde; o bizim işlerimizin yürümesini sağlıyordu. Pasaportumuzu almak üzere emniyete gittiğimizde, polis şefi bize ters ters baktı ve ‘siz, gerçekten hacca mı gideceksiniz; bu yaşta hacca gidilir mi?!’ diye taaccüp etti. Dedik ki, ‘biz de hacla mükellefiz’. Adam kızdı, köpürdü ama evrakımızı da imzaladı; çünkü eksiğimiz yok. Pasaportumuzu aldık, fakat iş bununla bitmiyor; iki tane kolera iğnesi olmamız gerekiyor. Bir kliniğe gittik, iğne vurulmaya; ben o zamana kadar hiç doktora gitmemiş olduğumdan, ilk iğneyi yiyince bayılıp kalmışım. Ayıldığımda ikinci iğneyi vurmaya korktular ve vazgeçtiler… Nihayet gemiye bineceğiz, ama bir engel daha var: O zaman yurtdışına 100 TL’den fazla para çıkarmak yasak. Gümrüktekilere, -bize tenbih edildiği gibi- ‘biletimiz yemeksiz olduğundan 100 TL de gemide harcamak üzere aldık’ diyerek 200 lira geçirdik. O yıllarda, gümrükte insanları didik didik arıyorlar, çırılçıplak soyuyorlar.. Aman Allahım! Neyse ki, nerede nasıl davranacağımızı, rahmetli  Raif Bey bize tek tek öğretmişti…”

Ali Hoca, bir arkadaşıyla birlikte sekiz günlük bir gemi yolculuğunun sonunda  Atina, Rodos, Kıbrıs, Beyrut üzerinden Mısır’a ulaşır. Sonra Ezher’e kaydolarak okumaya başlar. 1955’te Usûlü’d-Dîn fakültesinden mezun olur; 1957’de de aynı fakültenin Kur’ân ve Hadis İlimleri bölümünde yüksek lisansını  tamamlar…

Hoca, Mısır’da okuduğu yıllarda çok önemli hadiselerle karşılaşır: Mısır’da 4 milyon Türk yaşadığını öğrenir. O sıralar Türkçe gazete çıkmaktadır Mısır’da. “Sokakta Türkçe konuşan insanlara rastlıyorduk” diyor Ali Hoca ve ekliyor: “Tabi, Nasır’ın Arap milliyetçiliği politikası, bunları tamamen bitirdi. Kendisini ‘Türk’ olarak isimlendiren ve fakat Türkçe’yi unutmuş pek çok insanla karşılaşırsınız Mısır’da. Hatta sadece orada değil, 400-500 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmış olan Sudan’da, Suriye’de, Lübnan’da vs…”

Bu arada, merhum son Osmanlı Şeyhülislamı  Mustafa Sabri Efendi ve büyük âlim  Zahidü’l-Kevserî gibi, ayrıca Ezher müderrislerinden Konyalı Ali Zeki Efendi ve Trabzonlu Şemseddin Efendi gibi şahsiyetlerle de görüşme fırsatı bulur: “Osmanlı hânedânından Şehzade Şevket Bey’in konağında Mustafa Sabri Efendi’yi zaman zaman ziyaret ederdik. Ki o zamanlar seksen küsur yaşında idi.  Zaten biz oradayken vefat etti ve cenazesini kılmak ve mahzene inerek defnetmek bize de nasip oldu” diyor teessürlerini belirterek…

Ve yine o yıllarda yaşadığı çok önemli bir hatırayı bizimle paylaşıyor:

“1955’te Başbakan Adnan Menderes Mısır’a 15 kişilik bir iyi niyet heyeti göndermişti. O sıralar Türkiye, İran, Irak, Pakistan, Afganistan arasında Bağdat Paktı kurma çalışmaları vardı ve Mısır da buna dahil edilmeye çalışılıyordu; fakat Devlet Başkanı Cemal Abdü’n-Nasır buna karşı çıkıyordu. Sanıyorum siyasi havayı biraz yumuşatmak anlamında bir gezi idi bu. Ali Fuat Cebesoy başkanlığındaki Türk heyetinde Ahmet Emin Yalman, Ali Naci Karacan, Mümtaz Faik Fenik gibi gazeteciler de vardı… Biz Ezher’de okuyan Türk öğrencileri temsilen beş kişilik bir heyet seçtik; heyetin kaldığı Inter-Continental oteline gittik ve bir de çiçek yaptırıp yukarı kata gönderdik. Ali Fuat Paşa, çiçeği alır almaz ‘derhal gelsinler’ demiş. Çıktık, tanıştık; kendimizi takdim ettik. Paşa, cerbezeli bir adam. Benim çok iyi Arapça bildiğimi öğrenince dedi ki; ‘gezi boyunca benimle beraber olacaksın ve bize tercümanlık yapacaksın’. Adam asker; emir kipiyle söylüyor… ‘Yapar mısın?’ falan yok… Ve gezi boyunca birlikte dolaştık… (Hoca, bu arada Ahmet Emin Yalman’la da güzel bir diyalog kurduğunu ve Yalman’ın kendisi hakkında iki tane yazı yazdığını hatırlatıyor.) Türkiye heyeti, bizim teklifimizle Ezher Şeyhi Abdurrahman Tâc’ı da ziyaret ettiler. Heyettekiler Şeyh’e hayran kaldılar. Şeyh onlara sigara ikram etti ve kendisi de sigarasını yaktı; gayet rahat ve kendinden emin tavrıyla heyeti gerçekten etkiledi… Biz, gezi sorasında buradaki Türk öğrencilerin sıkıntılarından filan da söz ediyoruz. Dedim ki, ‘Paşam, Revâku’l-Etrâk’a (Türk öğrencilerin kaldığı yurt olup Osmanlı’dan kalan vakıflar tarafından finanse ediliyor) buyurmaz mısınız?’ Hemen kabul etti. Kabul etti ama, bizi aldı bir telâş.. Yatakhanelerimiz darmadağınık; misafir ağırlayacağımız bir yer yok... Neyse, bir arkadaşımızın (Ali Kılınç Alp) odası biraz daha düzenliydi; heyeti orada kabul ettik. Bir şeyler ikram edelim, dedik. Sorduk, ne içersiniz, diye. Paşa ‘kahve yapmayı biliyor musunuz?’ dedi; ‘eğer siz yaparsanız içerim, yoksa içmem’. O arkadaşımız da gerçekten çok güzel kahve yapardı. Böylece kahvemizi içti, sohbet ettik. Paşa, hakikaten oldukça babacan, tatlısert ve hoşsohbet bir adam; bizi teşvik eden o kadar güzel şeyler söyledi, öylesine yakın davrandı ki, bir İstiklal Savaşı kahramanının -ki rahmetli Menderes kendisini Demokrat Parti’den mebus yapmıştı- bu davranışından biz ziyadesiyle memnun olduk… Doğrusu, o yıllarda yaşadığım ve çok etkilendiğim bu hatırayı unutmam hiç mümkün değil.”

Hasan Ali Yücel:

“Bir Saatte Müezzinlik,  Bir Saatte İmamlık Öğretirim”

 

Ali Özek Hoca 1957’de Mısır’daki eğitimini tamamlayarak Türkiye’ye döner ve daha önce okuduğu İzmir Kestanepazarı Kur’ân Kursu’nda hocalık yapmaya başlar. O sıralar, askerlik vakti de gelip çatmıştır; ama er olarak askere gitmek durumuyla karşı karşıya kalır. Çünkü Ezher Üniversitesi’nden aldığı diploma, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kabul edilmemektedir. Bu yüzden, dışarıdan lise bitirme sınavlarına girerek Burdur Lisesi’nden diploma alır ve sonra yedek subay olarak askerlik görevini tamamlar. Ardından İstanbul’a gelerek, İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde ücretli Arapça dersi -yine Ezher diploması geçerli olmadığından- vermeye başlar…

Bu arada 27 Mayıs 1960 İhtilali gerçekleşmiş, Menderes ve arkadaşları Yassıada Mahkemelerinde yargılanarak idam edilmişlerdir. İhtilal sonrasının İnönü Hükûmeti, İmam-Hatipler üzerindeki baskısını iyiden iyiye yoğunlaştırmıştır…

Hoca bu dönemde bizzat tanık olduğu önemli bir hatırayı naklediyor bize: “Milli Eğitim Bakanlığı, Hasan Ali Yücel’in (ki meşhur Milli Eğitim eski bakanıdır) başkanlığını yaptığı üç kişilik bir teftiş heyetini İstanbul İmam Hatip Lisesi’ni denetlemek üzere gönderdi. Söz konusu heyet 10-15 günlük bir çalışmadan sonra bir rapor hazırladı. Bu arada hepimizle görüştüler. Nihayet, bir değerlendirme toplantısı tertip ettiler. Heyet başkanı sıfatıyla Hasan Ali Yücel bir konuşma yaptı ve ‘artık Türkiye’de imam-hatiplere bundan böyle ihtiyaç kalmadığını ve bu okulların kapatılmaları gerektiğini’ söyledikten sonra aynen şöyle dedi: ‘Ben bir kişiyi bir saatte müezzin, bir saatte de imam yaparım!’ Toplantıda İmam-Hatip okullarının kuruluşunda büyük katkısı olan İlim Yayma Cemiyeti’nin temsilcileri de vardı. Onlardan biri olan rahmetli doktor Niyazi Kurtulmuş Bey ayağa kalktı; ‘efendim, mesele imam, müezzin yetiştirme meselesi değil, ilim meselesidir; dinin nasıl öğrenileceği, dinî ihtiyaçlarımı nasıl karşılanacağı meselesidir’ diye itiraz etti. Hasan Ali Yücel cevaben; ‘efendim İlahiyât Fakültesi var’ dedi. (Tabi, ilk zamanlar İlahiyat Fakültesi, Yüksek İslâm Enstitüsü’nden biraz farklı idi.) Niyazi Bey ‘hayır efendim, İlahiyat’ta okuyanlar da yeterince dini öğrenemiyorlar’ deyince; iki İlahiyat mezunu hoca yerinden fırladı. İtirazlar, sataşmalar, derken ortalık karıştı; kavga, gürültü başladı, sandalyeler havada uçuştu. Tabi toplantı da bitmiş oldu… İşte Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı’na sunduğu ‘artık imam-hatiplere gerek kalmamıştır’ şeklindeki rapor ve bu raporda ileri sürdüğü gerekçeler, o günden itibaren imam hatip okullarına yapılan itirazların dayanağı olmuştur. Çünkü Hasan Ali Yücel, imam hatip okulları aleyhine söylenebilecek ne varsa o rapora yazmıştır…”

 

İnönü’nün  Milli Eğitim Bakanı

İmam Hatiplere  Sahip Çıkıyor

 

Ali Özek Hoca, 1962-1963 ders yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’ne Arap Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi olarak tayin olur…

Hoca, merakım üzerine diploma meselesinin nasıl çözümlendiğini açıklarken, bu arada çok önemli bilgiler veriyor:

“O sırada, başta İnönü hükûmeti vardı ve Milli Eğitim Bakanı da rahmetli Şevket Raşit Hatiboğlu idi. Ben kendilerini yakînen tanır ve bilirdim. Halk Partili olmasına rağmen imam hatiplere ve Yüksek İslam Enstitüsü’ne çok büyük hizmeti olan bir zât idi. Mesela; Talim Terbiye Kurulu, Ezher diplomalarını reddetmesine rağmen, yetkisini kullanarak beni (E) cetvelinden Arapça muallimi olarak Yüksek İslâm’a tayin etti. Tabi, işin aslına bakılırsa, elimde dünya çapında bir üniversitenin diploması vardı ve hatta master diplomamın altında Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın imzası vardı. Hiç unutmam; bu diploma ben Mısır’dan döndükten sonra gelmişti ve konsolosluk törenle bize diplomamızı teslim etmişti… Evet, rahmetli Raşit Hatiboğlu beni böylece tayin etti ve kendileriyle çok samimi oldum. Ankara’ya her gidişimde kendilerini ziyaret ederdim; o da bize çok değer verirdi…”

Ali Hoca, merhum Şevket Raşit Hatiboğlu’yla ilgili çok önemli bir hatırasını daha şöyle naklediyor: “Bugünkü İlahiyat Fakültesi’nin Bağlarbaşı’ndaki yerini bize kazandıran da bu zâttır.” Ve devam ediyor: “Hatiboğlu, İmam-Hatip liseleri meselesi yüzünden İnönü’ye ters düşmüştü; onun imam-hatiplerin sayısının azaltılması ve hatta bu okulların tamamen kapatılması talimatını dinlememiş, kendisine direnmişti. Dahası, ‘imam hatip okullarını kapatmam, ama yenisini açarım’ demişti. Bu yüzden İnönü ile arası açıldı ve sonunda İnönü onun istifasını istedi. Görevden ayrılmadan 15-20 gün önce bize bir adam gönderdi; 500 bin liralık bir çekle birlikte. Ben gitmeden Yüksek İslâm Enstitüsü için bir yer bulun ve satın alın diye. Nihayet Üsküdar/Bağlarbaşı’ndaki bugünkü yer bulundu, satın alındı ve gereken işlemler yapıldı. Bakan olarak Şevket Raşit Bey de bunu tasdik ettikten sonra istifa etti. Böylece Yüksek İslâm Enstitüsü, Fındıklı’da küçücük bir ilkokulun üst katında faaliyetini sürdürmekte iken, 1966’da bu binalar tamamlandıktan sonra bugünkü yerine taşınmış oldu… Ha, sonradan bu zât, Cumhuriyet Halk Partisi’nden de ayrılıp Güven Partisi’ne geçmişti… Velhasıl, Şevket Raşit Hatiboğlu rahmetle ve minnetle anılması gereken muhterem bir insandır. İmam-Hatip okulları ve Yüksek İslâm Enstitülerinin dumûra uğratılmasını engelleyen de bu kişidir…”

Ali Özek, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden ilk mezun olan  Hayrettin Karaman,  Bekir Topaloğlu  gibi hocaların hocasıdır. Emekli oluncaya kadar da bu okulda hizmetlerini sürdürmüştür. Bu arada Yüksek İslâm’da göreve başladığı yıl, -Ezher diploması tanınmadığı için- o yaşında ! üniversite sınavına girerek İstanbul Üniversitesi’nin  Edebiyat Fakültesi Arap-Fars dillerini kazanan Ali Hoca, 1966’da bu okuldan mezun olmuş ve sonra doktorasını da Arap-Fars dillerinde tamamlamıştır; tez konusu, “Zemahşerî ve Arap Lügatçılığındaki Yeri”dir. O arada(1967-1971), İ.Ü. İktisat Fakültesi’nde Ortaşark uzmanı olarak çalışmış ve İmam Ebû Yusuf’un ünlü eseri Kitâbü’l-Harac’ın çevirisini bu esnada gerçekleştirmiştir. Bu eserin ilk basımı da İktisat Fakültesi’ne bağlı Maliye Enstitüsü tarafından yapılmıştır…

 

Yüksek İslâm Enstitüsü Müdürlüğü’nden

Almatı Oku Üniversitesi Kurucu Rektörlüğü’ne

 

1979 yılında  Doktor Ali Özek Hoca’yı  İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Müdürü olarak görüyoruz. Daha önce bu tür idari görevlerden -ilme mani olduğu mülahazasıyla- hep uzak duran Ali Hoca, bir anlamda müdürlük görevine icbar edilir. Şöyle ki: ilk kez o sene öğretim üyelerinin oylarıyla müdür seçimi yapılır. 28 öğretim üyesinden 27’si Ali Özek Hoca’ya oy verir. Kendisine oy vermeyen tek kişi ise yine kendisidir. Bakanlık da Hoca’nın müdürlüğünü onaylayıp tayin edince göreve başlar.

Yüksek İslâm müdürlüğü sırasında mimar Ömer Kirazoğlu’nun projesini çizdiği muhteşem caminin inşasını başlatır; büyük ek bina, yemek salonları, kesimhâne ve soğuk hava deposuna ilaveten kültür merkezinin de projesini hazırlatır… Bütün bunları halkın yakın desteğiyle gerçekleştir. “Gerçekten de” diyor Ali Hoca, “bizim milletimizin çok âlicenap ve çok hizmete müheyyâ bir millet olduğunu o faaliyetler sırasında bir kez daha gördüm.”

İlim ve hizmet adamı Ali Özek’in çok yönlü ve örnek mücadelesi Yüksek İslâm Enstitüsü ile sınırlı kalmaz. Bir yandan, Tefsir, Arap Dili ve Belâğat gibi alanlarda ilmî çalışmalarını sürdürürken, çeşitli konularda ilmî tebliğler sunmak üzere Suûdî Arabistan, Mısır, Sudan, Malezya gibi ülkeleri dolaşırken, diğer yandan da Türkiye’de kalıcı sosyal ve kültürel faaliyetler organize eder. Bu minvalde, 1970 yılında 48 arkadaşıyla birlikte  İslami İlimler Araştırma Vakfı’nı  (İSAV) kurar. Vakıf, diğer faaliyetlerinin yanında birçok kıymetli İslâmi ve ilmî eser yayınlar.

Hoca’yla ilmi çalışmaları, eserleri ve çevirileri üzerinde de konuşuyoruz. Bir kısmını yazının girişinde zikrettiğim kitaplardan başlıyor ve suâlim üzerine Zemahşerî ve Keşşâf Tefsiri etrafında sürdürüyoruz sohbetimizi. “Zemahşerî ve Arap Lügatçılığındaki Yeri” isimli doktora çalışmasının niçin basılmadığını soruyorum. Şöyle açıklıyor: “Hani, ‘demir tavında dövülür’ derler. O zaman bir türlü fırsat bulamamıştık. Bir de çalışmada derin dil tahlillerine girdiğimden, ek olarak uzun ve geniş cetveller, çarşaf gibi çizelgeler hazırlamıştım. Teknik olarak bunların basımı da müşkül idi. Öylece kaldı…” Bu arada Keşşaf’ın Türkçe çevirisinin niçin yapılmadığını, kendilerinin bunu düşünüp düşünmediklerini öğrenmek istiyorum. Ali Hoca, derin bir nefes alarak merakımı izale etmek lütfunda bulunuyor: “Keşşâf’ın Türkçe’ye tercüme edilmemesi büyük bir eksiklik” diyor ve ekliyor: “Aslında ben bu tefsiri çevirmeyi düşündüm, hâlâ da düşünüyorum. Zaten, bana kalırsa Keşşaf’ın tümünü çevirmek gerekmez. Zira tefsirin bir kısmı, tamamen ağır dil meselelerinden, şiirlerden ibaret; bunları çevirmek gereksiz. Ama asıl tefsir bölümünü inşaallah fırsat bulursam çevireceğim...” Sözünü tamamlamaya fırsat vermeden; “Aman hocam!.. İnşaallah!.. Bu çok büyük bir hizmet olur. Allah ömrünüzü tezyîd etsin, sağlık-sıhhat versin ve biz de sizin bu işi itmam etmeniz için duâcı olalım…” diyerek heyecanımı ifade ediyorum…

Ali Özek Hoca, şimdilerde sık sık Kazakistan’a gidip geliyor. Bir ara Almatı’daki Uluslararası İlişkiler ve Dünya Dilleri Ablay Han Üniversitesi’nde (Dinler Tarihi ve İslâm dersi) öğretim üyeliği de yapan Ali Hoca, şu an bütün cehd ü gayretini yine Almatı’da inşaatı tamamlanan Oku Üniversitesi’nin faaliyete başlamasına ayırmış durumda… Beş fakülteden oluşması planlanan Üniversite’nin kuruluş çalışmaları, yine Hoca’nın Kazakistan’da kurduğu ve başkanlığını yürüttüğü İslâm Medeniyeti Vakfı (İslamic Culturel Fund) tarafından yürütülüyor. Vakıf, şimdilerde adını Ortaasya Medeniyet Vakfı olarak değiştirmiş bulunuyor… Hoca, îmar ve inşâ faaliyetinin hem fizikî hem de zihnî planda sürdürülmesi gerektiğini kendi şahsında simgeleştiren müstesna bir örnek… İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde yıllar süren devâsa îmar ve inşâ hizmetlerinden sonra, şimdi Kazakistan’da yapımını organize ettiği beş cami ve üniversite ile “Allah yolunda mücadele”nin gerçekten bir ömür boyu sürmesi gerektiğinin bir nümûne-i imtisâli âdeta…

 

“Umrân”, İmâr ve İnşâdır, Medeniyettir

 

Sohbetimizin sonuna geldiğimizi anlayınca; sözü Umran’a getirmek için, “Biz, Umran olarak bu tür îmâr ve inşâ çabalarına ışık tutmak istiyoruz. Zaten Umrân da îmar’dan gelir, bildiğim kadarıyla” diyerek, Hoca’nın bu konuda da birkaç şey söylemesini sağlıyorum: “Evet, Umrân îmar faaliyetiyle başlar” diyor ve bu çerçevede Kur’ân’daki şu âyeti hatırlatıyor: “Allah’ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder(yapar ve yaşatır). İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” (9/18) Ve devam ediyor: “Evet, umrân yani medeniyet, îmarla başlıyor. Umran zaten mamûr kılmak manasınadır; bir anlamda şehirleşme demektir ve medeniyet de şehirleşmedir aslında… Ve bakınız bütün kadîm şehirler mâbetler etrafında şekillenmiştir. Mekke, Kâbe’nin îmar ve inşâsından sonra Mekke olmuştur; insanlar oraya toplanmış ve şehir haline gelmiştir. Hıristiyan, Budist veya putperest medeniyetler için de bu böyledir. Onlarda da, önce tapınaklar inşâ edilmiş, sonra onların etrafına evler, binalar yapılarak şehirleşme gerçekleşmiştir. Yani medenîleşmenin, Umrân’ın temeli îmar ve inşâdır; hem zihnî, hem fikrî, hem de fizikî inşâ…”

“Hocaların hocası”na, Zemahşerî’nin Keşşâf Tefsiri’ni dilimize kazandırmak başta olmak üzere nice ilmî, fikrî ve fizikî inşâ faaliyetlerini sürdürebilmesi için Allah’tan sağlık, sıhhat ve hayırlı ömürler diliyoruz.

Şubat 2004 / Umran -114 ve

ARAŞTIRMA VE KÜLTÜR VAKFI

GEÇMİŞTEN GELECEĞE KO(NU)ŞANLAR

Haziran 2006, ss.437-55

Benzer Konular

ARMAĞAN KİTAP YAZILARI

İsmail Türe, Mehmet Öztapacı, İbrahim Kafi Dönmez, Mehmet Yazıcı, Muzaffer Özcanoğlu'nun Ali Özek hakkındaki yazıları

Hocaların Hocası: ALİ ÖZEK

Hocaların Hocası: ALİ ÖZEK “Hocaların hocası”na, Zemahşerî’nin Keşşâf Tefsiri’ni dilimize kazandırmak başta olmak üzere nice ilmî, fikrî ve fizikî inşâ faaliyetlerini sürdürebilmesi için Allah’tan sağlık, sıhhat ve hayırlı ömürler diliyoruz. Şubat 2004 / Umran -114 ve ARAŞTIRMA VE KÜLTÜR VAKFI GEÇMİŞTEN GELECEĞE KO(NU)ŞANLAR Haziran 2006, ss.437-55